Erol YARAŞ
Köşe Yazarı
Erol YARAŞ
 

Erol Yaraş sordu, Ali Ekber Yıldırım yanıtladı

Türkiye'nin tarımda yaklaşan tehlike ve sıkıntılarını tarım yazarı, gazeteci Ali Ekber Yıldırım, Erol Yaraş'a değerlendirdi. E.Y.: Geçen röportajımızda dünyada ana gıda maddelerinde bir sıkıntıya doğru gidildiğini söylemiştiniz. Aynı sıkıntılar devam ediyor mu? A.E.: Devam ediyor çünkü özellikle üretici ülkeler, üretmenin avantajını gördüler. Ellerindeki ürünü mümkün olduğunca tutmaya çalışıyorlar. Bir yandan satarken de yüksek fiyatla satmaya çalışıyorlar. Mesela bugün buğday en önemli ürünlerden biri. Buğdayda Rusya şu anda hakim durumda. Özellikle ihracatta dünyada ilk sırada. Bizim de ithal ettiğimiz buğdayın yüzde 65’ini Rusya’da alıyoruz. Rusya’da buğday üretimi arttı, sıkıntı yok. Dünyada da geçen yıla baktığımız zaman buğday üretiminde bir miktar artış da var. Ama vergi uygulanıyor, kotalar sınırlamalar getiriyor. Yani herkes elindeki ürünü bir şekilde tutmaya çalışıyor. Çünkü “yarın daha pahalıya satarım” beklentisi var. Mesela ayçiçek yağında geçen yıla göre, 8 milyon tonluk bir üretim artışı oldu. Bu pandemi dönemi değil de normal zamanlarda olsa, aslında ayçiçek yağını neredeyse yarı yarıya düşürecek bir artış. Fakat fiyatlar düşmüyor. Biraz gevşedi ama buna rağmen düşmüyor. Neden, çünkü herkes elindekini tutmaya çalışıyor. “Yarın ne olacak? Pandemiden ya da benzer bir olaydan dolayı ürün elimde kalsın” diyor. E.Y.: Yani tedbirli hareket ediyor, satarsa da yüksek fiyattan satıyor. “Alırsan al”mı diyor? A.E.: Evet, en son Almanya’da fuarda İtalyan konserve üreticisiyle konuştum. Dünyanın en büyük konserve üreticilerinden birisi verdiği örnek çok çarpıcıydı. Diyor ki; “Bizde su olmadığı için nohut üretimini ciddi oranda azalttık. Bunu fırsat bilen Meksika, Amerika ve Kanada ülkeleri en büyük nohut üreticileri. Bizi öyle bir köşeye sıkıştırdılar ki, ben daha önce hammadde ile hiç ilgilenmezken zamanımın önemli bir bölümünü hammaddeye ayırıyorum. Bu çok çarpıcı bir örnek. Gerçekten de belli ürünlerde ürünü elinde tutan ülkeler bunu koz olarak kullanmaya başladılar. Geçmişte nasıl petrolde yaşadıklarımızı şimdi gıdada aynısını yaşıyoruz. Üreten bu avantajı kullanmak istiyor. E.Y.: Bir anlamda ülkeler elindeki silahla değil gıdayla tehdit başladı diyebilir miyiz? A.E.: Kesinlikle ve vermediği zaman da sizin yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok. “Bizim paramız var ki ithal ediyoruz” diye söyleniyordu. Paranız olsa bile o ürünü alamayabilirsiniz. Dünyada şu an öyle bir noktaya geldik. E.Y.: Türkiye arpa, buğday ve samanda ithalatla idare ediyor. Geldiğimiz durum şu anda nasıl? A.E.: Bu sene kuraklıklardan dolayı üretimlerde ciddi düşüşler oldu. Türkiye İstatisik Kurumu, bitkisel üretimlerle ilgili 2021 yılı ikinci tahmin raporunu açıkladı. Mesela buğdaydaki üretim geçen sene 20,5 milyon tondu, bu sene 17 milyon 750 bin ton. Ciddi bir düşüş var. Arpaya bakıyoruz; geçen sene 8 milyon tondu şimdi, 5,6 milyon tona geriledi. Bu şu demek Türkiye’nin daha fazla buğday ve arpa ithal etmesi demek. Amerika tarım bakanlığı Türkiye’nin buğday üretimine 16,5 milyon ton veriyor. Arpa üretimi 4,5 milyon ton olarak veriyor. Bakanlık hep şunu söylüyordu; “Türkiye’nin kendi ihtiyacı olan buğday miktarı, 18-19 milyon ton olarak ki, bunu 10-15 yıl önce de söylüyordu. Nüfus bu kadar arttı buna rağmen ihtiyaç çok fazla artmamış gibi gösterilse de Türkiye bu sene ürettiği kadar buğday ithal edebilir. Öyle bir noktaya geldik. E.Y.: Bir de bu yüksek fiyattan olacak değil mi? A.E.: Tabii ki, biz yüzde 65’ini Rusya’dan alıyoruz. Rusya buğdayının Türkiye teslim fiyatı şu anda ton başına 350 dolar civarında. Bugünkü kurla bunu çarptığınız zaman 3,400-3,500 lira gibi bir fiyat yapıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin çiftçiye açıkladığı fiyat ekmeklik buğday için 2,250 liraydı. Yani aradaki farkı görebiliyorsunuz. Şu anda da zaten piyasada buğdayın fiyatı 3,400-3,500’e yakın. Dolayısıyla ucuz değil ama bunu da yapmak zorundayız. Sadece un ve makarna ihracatı için değil, artık kendi ekmeğimiz için de bu sene dediğim gibi olağanüstü bir yıl kuraklıktan dolayı ithalat yapmamız gerekiyor. E.Y.: O zaman şu anda İstanbul’da ekmek 2,5 liraya çıktı, fırıncılar “kurtarmıyor, 3-3,5 lira olması lazım” diyorlar. Türkiye 2022'de 4 liraya ekmek yerse şaşırmayalım mı? A.E.: Şaşırmamız gerekiyor çünkü şu anda aynı zamanda birçok bölgede gelecek yılın buğday ekimi yapılıyor. Biliyorsunuz bu sene gübrede fiyatlar inanılmaz arttı. Yüzde 200’ü buldu bazı gübre çeşitlerinde. En son Adana Çiftçiler Birliği bir maliyet hesabı yaptı. Buğdayın şu anda üretim maliyeti ton başına 4.125 lira. Daha bunun hasadı gelecek, çiftçi bunu 5 bin liraya satarsa ancak kurtarabilir bugünkü şartlarda. Buğday 5 bin lira olursa ekmek de 5-6 lirayı bile bulabilir. Dolayısıyla burada çiftçi gübre alamadığı için çok yüksek fiyatlar, ciddi sıkıntı var. Biz bugünü bile arayacağız, bana öyle geliyor. E.Y.: 2022 yılı başında bazı sıkıntılara gireceğiz. 2023 daha da tehlikeli boyutlara gidecek tedbir alınmazsa diyebilir miyiz? A.E.: Şu anda 2022’nin buğdayı ekiliyor. Biz mesela şunu bekliyorduk. Mayıs sonunda yeni hasat başlayacak. Buğday, arpa gibi ürünler devreye girecek. Bu sene kurak geçti ama 2022’de biz kuraklık olmazsa rahatlarız diyorduk ama işin içine gübre girince, birincisi bazı çiftçiler hiç üretim yapamıyor. Bu fiyatlarla gübreyi alıp da tonu 10 bin liraya alayım, mazotu 8,24’ten alıp ekim mi yapacağım, sonra bunu satıp parayı nasıl çıkartacağım diye düşündüğü için bazıları ekmiyor. Bazıları arazisini kiraya veriyor, ekim yapanlar da yeterli miktarda gübre kullanmıyor. Yani kimyasal gübreye karşı olabilirsiniz, ben yazdığım zaman “iyi ki kullanamıyorlar” diyenler de var. Ama topraklarımız gübreye öyle bir alışmış ki, gübre kullanmadığı zaman verim düşecek, verim düştüğü zaman üretim azalacak ve daha fazla fiyat yükselecek. İthalata da daha fazla ihtiyacımız olacak. O yüzden 2022 çok zor geçecek bunun yansıması 2023’e de olacak doğru söylüyorsunuz. Mesela gübre desteğiyle ilgili de ciddi bir artış yapılması lazım. E.Y.: Sizin bu kadar analiz ettiğiniz tabloyu, herhalde bakanlık içinde de sağduyulu bürokratlar vardır. Bu konuda bakanlık herhangi bir tedbir alma yoluna gidiyor mu? A.E.: Tarım ve Orman Bakanlığı geçen hafta gübre desteğiyle ilgili bir açıklama yaptı. Öyle bir açıklama ki, herhalde hem kendisinin hem de çiftçinin herkesin kafasını karıştırdı. Çünkü “2022’de gübre desteklerini yüzde 100 arttıracağız” dedi. Biz 2021’deyiz 2022’yi söylüyor. 2022’nin ödemesi en erken 2023 Mart ayında olur. Yani çiftçi şu anda “Gübreye ihtiyacım var, zor durumdayım, gübre alamıyorum” diyor. Bakan diyor ki; “2023 Mart ayında size gübre desteğini yüzde 100 arttırmış olarak ödeyeceğiz” diyor. Bugün bir şey yapmamayı ben şöyle algıladım, topu taca atmaktan çok topu taaa 2023’e atıyor bakan. Öyle bir durum ki 2020 yılı desteği cumhurbaşkanının açıklamasıyla 5 Mart’ta Resmi Gazete’de bir karar yayınlandı. Gübre desteği yüzde 100 artırıldı. Ama bu şu demek beş üründe… Buğday, arpa, çavdar, yulafta dekar başına 8 liraydı, 16 liraya çıkarıldı. Diğer ürünlerin hepsinde dekar başına 4 liraydı, o da 8 liraya çıkarıldı ve o dönem ödendi. 2021’de henüz destek kararnamesi yayınlanmadı ama bakan dedi ki bu 5 üründe yüzde 25 artırılarak, 20 liraya çıkarılacak. Bunun ödemesi 2022’nin mart veya nisan ayında yapılıyor. Diğer ürünlerin hepsinde 2021 yılında gübre artışı yok. 2022’de yüzde 100 artıracağız diyor o da 2020’ye göre. 2023’ün Mart, Nisan veya daha sonrasında ödenecek. Şu anda bu duruma çare olabilecek bir argüman, politika tedbiri ne yazık ki yok. Çünkü şu anda gübre lazım, desteğin artması gerekli... Mesela buğday için söylüyorum; çiftçi dekara 350 liraya gübre kullanırken, tonu 20 liraya vermenizin hiçbir derde çare olması mümkün değil. E.Y.: Cumhuriyetin 100.yaşını kutlayacağımız 2023 bazı sıkıntılarla gelecek bir yıl gibi ufukta gözüküyor. Katılıyor musunuz? A.E.: Evet, ben de şunu söylüyorum bakana. Şimdiden 2023’ü açıkla. Çiftçi o zamana kadar kalacak mı kalmayacak mı, üretime devam edecek mi etmeyecek mi o bile belli değil. Şu an sizin destek olmanız lazım ki 2022’yi kurtaralım. E.Y.: Şu anda Türkiye tohumda ne kadar yurtdışına bağımlı? A.E.: Tohuma değişik ürün grupları var. Mesela hububat dediğimiz buğday, arpa gibi ürünler var. Bir yandan sebze grubu, yem grubu var, bir yandan da çim diye söylediğimiz aslında yine yem grubuna da girebilecek gruplar var. Bunların her birindeki durumumuz farklı. Hububat ürünlerinin tohumunda çok büyük sıkıntımız yok. Türkiye bu alandaki tohumunu büyük ölçüde kendisi üretiyor. Ama endüstri bitkilerinde mesela şeker pancarında yüzde 100 dışa bağımlıyız. Türkiye’de şeker pancarı tohumu üretilmiyor. Biz onu dışarıdan alıyoruz. Mısırda durum daha farklı, yüzde 80 dışa bağımlıyız. Ama orada röyalti diye bir uygulama var. Mesela sen benim bu tohumum al, üret, kullan ama bana yüzde 15-20 röyalti dediği bir kullanım ücreti ödeyeceksin. O zaman onun tohumunu kullandığımız için dışa bağımlılık yüzde 20’ye düşüyor. Normalde baktığımızda yüzde 80 dışa bağımlıyız. Patates tohumunda neredeyse yüzde 100 dışa bağımlıyız. Sebze tohumunda şu anda oransal olarak ithalat da var, yerli üretim de var. Türkiye’de tohum üretimi yapan şirketler şunu söylüyorlar ki; Türkiye eğer bugün İsrail, Umman, Fransa “Biz size sebze tohumu vermeyeceğiz” dediğinde Türkiye’nin kendi tohumunu üretebilecek bir alt yapısı var. Ama yine de bu ürünlerde sebze grubunda da yüzde 40-50 kendimiz üretiyoruz, diğerini ithal ediyoruz. E.Y.: 2006 yılı tohum yasası çıktı ve Türk tarımına zarar vereceği söylenmişti. Yasanın çıkmasıyla böyle bir durum gerçekleşti mi? A.E.: Özellikle Türkiye’deki çeşitliliği yok etme anlamında zararları oldu. Çünkü ürünlerde giderek 3-4 çeşit, mesela pazara gittiğiniz zaman 4 çeşit elma var, daha fazlasını göremiyorsunuz. Domateste, diğer ürünlerde bizim o yerel çeşitliliğimizi yok etti. İşte o yüzden zaten başta Emine Erdoğan olmak üzere “Yerel tohum, ata tohumunu koruyalım” diye projeler başlatılıyor, çalışmalar yapılıyor. İkinci zarar da tamamen hibrit tohuma dönüldü. Çiftçinin kendi tohumu üretmesi, devam etmesi biraz daha zor… çünkü hibrit tohum bir yere girdiği zaman, bir sefer kullanılabilen bir tohum bu. GDO değil yalnız, GDO ile hiç ilgisi yok. Diyelim bir köye girdiği zaman insanlara çok kolay geliyor. Kendi tohumunu ekip, oradan fide yetiştirip, sonra gidip o fideyi ekmek yerine hazır fide geliyor. Köydeki insanlar uğraşmadan onu dikiyor hemen. Bu anlamda tabi ki zararı oldu. Tohum bir de büyük ölçüde şirketlerin eline geçti. Yani çiftçi kendi ihtiyacı için belli bir miktar tohumu ayırabilir. Buna yasal olarak izin veriliyor ama o tohumu satamaz. Çiftçinin tohum satması yasaklanmış oldu. Kendisi için belli bir miktar kullanabilir o konuda istisna var. Ama tohum ticareti yapamaz çünkü tohum ticareti artık şirketlere geçmiş oldu. Mesela hep Amerika’yı örnek alıyoruz ama Amerika’da böyle bir şey yok. Patent var ama tescil yok. Ticari izin almanız gerekmiyor. Bizde tescil olduğu için hangi şirket veya kurum o tohumu tescillettiyse o artık ona ait oluyor. O şirket tohumu satıp, çoğaltabilir. E.Y.: O topraklara belli bir süre sonra ata tohumu ekilirse, o tohumun çıkmayacağı gibi bir söylenti vardı. Bu doğru mu? A.E.: Bizim topraklarımız artık Avrupa Birliği kadar olmasa da, çünkü Avrupa’da topraklar daha fazla kirlendi. Topraklar bu anlamda “kirlendi” diyeyim. Yani ata tohumu da ekseniz, öbür tohumu da ekseniz belli bir miktar ilaç ve gübre kullanmadığınız zaman verim almanız mümkün değil. Bu sadece o tohumlar bunu yaptı değil, normalde çiftçi kendi ata tohumunu da ekse eğer gübre ve ilaç kullanıyorsa bir süre sonra toprak kirleniyor. Kirlendiği için de o verimi almanız çok zor. Daha fazla gübre vererek, daha fazla ilaç atarak tekrar onu sağlamaya çalışıyorsunuz. Toprakların yeniden iyileştirilmesi gerekiyor. Bizdeki en ciddi sıkıntı o. Toprakta yüzde 3 organik madde bulunması gerekiyor. Türkiye’deki toprakların yüzde 97’sinde yüzde 3 organik madde oranı yok. Bu nedenle bir takım ilave toprak iyileştirici maddeler kullanılıyor. Buradaki en önemli nokta bu... Tohumdan çok toprağın hor kullanılması, kötü kullanılmasıyla ilgili bir durum… E.Y.: Peki ne zaman Türkiye’de topraklar bu hale geldi? A.E.: 1960’lardan sonra zaten “Yeşil Devrim” adı altında bütün dünyada da böyle oldu. Gerçekten kimyasal gübre, ilaç kullanımı çok yaygınlaştı. Çiftçide de öyle bir algı oluştu ki, ne kadar gübre atarsam o kadar verimim artar diye. Bilinçsizce ihtiyacından çok daha fazla gübre kullanıldı o da toprakları kirletti. Sadece toprakları da değil aslında yer altı sularını da kirleten o. E.Y.: Sertifikalı tohum yasasının Türk tohumuna etkisi ne oldu? A.E.: Bu daha çok belli ürünlerde oldu. Diyelim ki Konya bölgesinde yetişen bir siyah havuç var. Bunu yabancı bir şirket alıp geliştirdi, sertifikalandırdı, tescilini yaptı, patentini aldı. O şirket ürünü Türkiye’de de üretebiliyor, dışarıya da götürüp üretebilir. Böyle birkaç üründe var. Ama sertifikalı ürün daha çok biraz daha kontrollü ve yasayla birlikte geldi. Açıkçası bu biraz da devlet politikası haline getirildi. Devlet şu anda sertifikalı tohuma destek veriyor. Diyor ki, “sen sertifikalı tohum kullanırsan ben de sana destek veririm” diyor. Gerekçesi de sertifikalı tohum için özellikleri bilinen diye ifade ediyor. Çiftçi diyelim buğdayından bir miktarını ayırıyor. Onu eleyerek tohum olarak satabiliyor. İşte o satışı engellemek için sertifikayı bir araç olarak kullanıyor. Bunu yerli firmalar da yabancı firmalar da yapıyor. Bu bir devlet politikası… Devlet diyor ki, sertifikalı tohum üretene de kullanana da ben destek veriyorum diyerek karşısında tohumun tamamen ticarileşmesine, şirket tohumu olmasına bir anlamda destek veriyor. E.Y.: O zaman köylüleri şirketlere bağımlı hale mi getiriyor? A.E.: Tabii ki bir anlamda… Çünkü köylü diyor ki, “ben bu tohumu kullanırsam devlet bana bu kadar destek verecek” diyor. Devlet de şöyle bakıyor, bu tohumu kullanırsa verimlilik artar, kontrolü artar diye bakıyor. E.Y.: Size göre bu sistemin kaldırılmalı mı, devam mı etmeli? A.E.: Çok zor bir soru. Şöyle mesela bakanlık şunu yaptı. Bir ara dedi ki, sertifikalı tohum dışında üretim yapana destek vermeyeceğim dedi. Pamukta şu anda yapılıyor. Yani kullandığı tohum sertifikasızsa devlet diyor ki pamukta ben sana desteği vermeyeceğim. Kilo başına 1,25 lira falan, ciddi bir para. Dolayısıyla bu noktaya gelmişken biz bunu kaldıralım demek çok doğru da değil. Bir anlamda çiftçi kendi tohumunu kullanamadığı için sertifikalı tohumun kontrolü, nereden geldiğini, hangi tohum olduğunu, özelliklerinin ne olduğunu bilmeniz açısından önemli. Ama bir anlamda da seni belli şirketlere sınırlıyor, belli tohumlara da mahkum ediyor. Tamamen kaldıralım desem bu sefer çiftçiler isyan edecek. Biz buradan destek alıyoruz, şimdi de desteği kaldıracaklar diye. E.Y.: Bill Gates, Türkiye'de arazi satın alacak deniliyor. Türkiye’ye neden bu kadar ilgi gösteriyorlar? Bu stratejiyi nasıl tanımlarsınız? A.E.: Konuşmanın başında pandemi döneminde gıdanın ne kadar önemli olduğunu, üreten ülkelerin ne kadar büyük avantaja sahip olduklarını ve bunu kullanmaya başladıklarını konuştuk. Türkiye topraklarıyla, iklimiyle, tarım konusunda bio çeşitliliğiyle en zengin, en önemli, potansiyeli en yüksek ülkelerden birisi. Dolayısıyla herkes Türkiye’de tarımsal arazi alıp, üretim yapmak ister. Şu anda tabii binlerce dönüm araziyi bir yabancı kişinin gelip alması yasa gereği mümkün değil. Ama bunu birilerine aldırıyor diye söyleniyor. Kanıtlayamadığım için bir şey söyleyemiyorum. Trakya’dan aldığı hep söyleniyor. Hatta son dönemde hayvan çiftliklerini de alıyor diye söylendi. Ama onun hayvan çiftliği bölümünün doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü Bill Gates daha çok yapay et üretimi için iki büyük yatırımı var. Onun bir tane kitabı da yayınlandı. Hayvancılığın asıl iklim değişikliğine neden olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla hayvancılığa karşı zaten... Hayvancılığa karşıyken gelip Türkiye’de hayvan çiftliği alması mantıklı değil. Ama tarım toprağı alır mı alabilir, bir vakfı var. Daha önce vakfın yöneticileri tarım bakanlığına gelip görüştüler, diyalogları var. Bunlar sıradan bir olay değil. Mutlaka Türkiye’deki tarım toprağıyla ilgileniyorlar. Küçük çiftçi biraz önce söylediğiniz gübreden dolayı, girdi fiyatlarının çok yüksek olmasından dolayı giderek tarımdan uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyor. Bunun yerini tabii ki büyük şirketler alacak. Bunun yerini yabancı şirketler alabilir. O yüzden de çok şaşırmam açıkçası.
Ekleme Tarihi: 10 Kasım 2021 - Çarşamba
Erol YARAŞ

Erol Yaraş sordu, Ali Ekber Yıldırım yanıtladı

Türkiye'nin tarımda yaklaşan tehlike ve sıkıntılarını tarım yazarı, gazeteci Ali Ekber Yıldırım, Erol Yaraş'a değerlendirdi.

E.Y.: Geçen röportajımızda dünyada ana gıda maddelerinde bir sıkıntıya doğru gidildiğini söylemiştiniz. Aynı sıkıntılar devam ediyor mu?

A.E.: Devam ediyor çünkü özellikle üretici ülkeler, üretmenin avantajını gördüler. Ellerindeki ürünü mümkün olduğunca tutmaya çalışıyorlar. Bir yandan satarken de yüksek fiyatla satmaya çalışıyorlar. Mesela bugün buğday en önemli ürünlerden biri. Buğdayda Rusya şu anda hakim durumda. Özellikle ihracatta dünyada ilk sırada. Bizim de ithal ettiğimiz buğdayın yüzde 65’ini Rusya’da alıyoruz. Rusya’da buğday üretimi arttı, sıkıntı yok. Dünyada da geçen yıla baktığımız zaman buğday üretiminde bir miktar artış da var. Ama vergi uygulanıyor, kotalar sınırlamalar getiriyor. Yani herkes elindeki ürünü bir şekilde tutmaya çalışıyor. Çünkü “yarın daha pahalıya satarım” beklentisi var. Mesela ayçiçek yağında geçen yıla göre, 8 milyon tonluk bir üretim artışı oldu. Bu pandemi dönemi değil de normal zamanlarda olsa, aslında ayçiçek yağını neredeyse yarı yarıya düşürecek bir artış. Fakat fiyatlar düşmüyor. Biraz gevşedi ama buna rağmen düşmüyor. Neden, çünkü herkes elindekini tutmaya çalışıyor. “Yarın ne olacak? Pandemiden ya da benzer bir olaydan dolayı ürün elimde kalsın” diyor.

E.Y.: Yani tedbirli hareket ediyor, satarsa da yüksek fiyattan satıyor. “Alırsan al”mı diyor?

A.E.: Evet, en son Almanya’da fuarda İtalyan konserve üreticisiyle konuştum. Dünyanın en büyük konserve üreticilerinden birisi verdiği örnek çok çarpıcıydı. Diyor ki; “Bizde su olmadığı için nohut üretimini ciddi oranda azalttık. Bunu fırsat bilen Meksika, Amerika ve Kanada ülkeleri en büyük nohut üreticileri. Bizi öyle bir köşeye sıkıştırdılar ki, ben daha önce hammadde ile hiç ilgilenmezken zamanımın önemli bir bölümünü hammaddeye ayırıyorum. Bu çok çarpıcı bir örnek. Gerçekten de belli ürünlerde ürünü elinde tutan ülkeler bunu koz olarak kullanmaya başladılar. Geçmişte nasıl petrolde yaşadıklarımızı şimdi gıdada aynısını yaşıyoruz. Üreten bu avantajı kullanmak istiyor.

E.Y.: Bir anlamda ülkeler elindeki silahla değil gıdayla tehdit başladı diyebilir miyiz?

A.E.: Kesinlikle ve vermediği zaman da sizin yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok. “Bizim paramız var ki ithal ediyoruz” diye söyleniyordu. Paranız olsa bile o ürünü alamayabilirsiniz. Dünyada şu an öyle bir noktaya geldik.

E.Y.: Türkiye arpa, buğday ve samanda ithalatla idare ediyor. Geldiğimiz durum şu anda nasıl?

A.E.: Bu sene kuraklıklardan dolayı üretimlerde ciddi düşüşler oldu. Türkiye İstatisik Kurumu, bitkisel üretimlerle ilgili 2021 yılı ikinci tahmin raporunu açıkladı. Mesela buğdaydaki üretim geçen sene 20,5 milyon tondu, bu sene 17 milyon 750 bin ton. Ciddi bir düşüş var. Arpaya bakıyoruz; geçen sene 8 milyon tondu şimdi, 5,6 milyon tona geriledi. Bu şu demek Türkiye’nin daha fazla buğday ve arpa ithal etmesi demek. Amerika tarım bakanlığı Türkiye’nin buğday üretimine 16,5 milyon ton veriyor. Arpa üretimi 4,5 milyon ton olarak veriyor. Bakanlık hep şunu söylüyordu; “Türkiye’nin kendi ihtiyacı olan buğday miktarı, 18-19 milyon ton olarak ki, bunu 10-15 yıl önce de söylüyordu. Nüfus bu kadar arttı buna rağmen ihtiyaç çok fazla artmamış gibi gösterilse de Türkiye bu sene ürettiği kadar buğday ithal edebilir. Öyle bir noktaya geldik.

E.Y.: Bir de bu yüksek fiyattan olacak değil mi?

A.E.: Tabii ki, biz yüzde 65’ini Rusya’dan alıyoruz. Rusya buğdayının Türkiye teslim fiyatı şu anda ton başına 350 dolar civarında. Bugünkü kurla bunu çarptığınız zaman 3,400-3,500 lira gibi bir fiyat yapıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin çiftçiye açıkladığı fiyat ekmeklik buğday için 2,250 liraydı. Yani aradaki farkı görebiliyorsunuz. Şu anda da zaten piyasada buğdayın fiyatı 3,400-3,500’e yakın. Dolayısıyla ucuz değil ama bunu da yapmak zorundayız. Sadece un ve makarna ihracatı için değil, artık kendi ekmeğimiz için de bu sene dediğim gibi olağanüstü bir yıl kuraklıktan dolayı ithalat yapmamız gerekiyor.

E.Y.: O zaman şu anda İstanbul’da ekmek 2,5 liraya çıktı, fırıncılar “kurtarmıyor, 3-3,5 lira olması lazım” diyorlar. Türkiye 2022'de 4 liraya ekmek yerse şaşırmayalım mı?

A.E.: Şaşırmamız gerekiyor çünkü şu anda aynı zamanda birçok bölgede gelecek yılın buğday ekimi yapılıyor. Biliyorsunuz bu sene gübrede fiyatlar inanılmaz arttı. Yüzde 200’ü buldu bazı gübre çeşitlerinde. En son Adana Çiftçiler Birliği bir maliyet hesabı yaptı. Buğdayın şu anda üretim maliyeti ton başına 4.125 lira. Daha bunun hasadı gelecek, çiftçi bunu 5 bin liraya satarsa ancak kurtarabilir bugünkü şartlarda. Buğday 5 bin lira olursa ekmek de 5-6 lirayı bile bulabilir. Dolayısıyla burada çiftçi gübre alamadığı için çok yüksek fiyatlar, ciddi sıkıntı var. Biz bugünü bile arayacağız, bana öyle geliyor.

E.Y.: 2022 yılı başında bazı sıkıntılara gireceğiz. 2023 daha da tehlikeli boyutlara gidecek tedbir alınmazsa diyebilir miyiz?

A.E.: Şu anda 2022’nin buğdayı ekiliyor. Biz mesela şunu bekliyorduk. Mayıs sonunda yeni hasat başlayacak. Buğday, arpa gibi ürünler devreye girecek. Bu sene kurak geçti ama 2022’de biz kuraklık olmazsa rahatlarız diyorduk ama işin içine gübre girince, birincisi bazı çiftçiler hiç üretim yapamıyor. Bu fiyatlarla gübreyi alıp da tonu 10 bin liraya alayım, mazotu 8,24’ten alıp ekim mi yapacağım, sonra bunu satıp parayı nasıl çıkartacağım diye düşündüğü için bazıları ekmiyor. Bazıları arazisini kiraya veriyor, ekim yapanlar da yeterli miktarda gübre kullanmıyor. Yani kimyasal gübreye karşı olabilirsiniz, ben yazdığım zaman “iyi ki kullanamıyorlar” diyenler de var. Ama topraklarımız gübreye öyle bir alışmış ki, gübre kullanmadığı zaman verim düşecek, verim düştüğü zaman üretim azalacak ve daha fazla fiyat yükselecek. İthalata da daha fazla ihtiyacımız olacak. O yüzden 2022 çok zor geçecek bunun yansıması 2023’e de olacak doğru söylüyorsunuz. Mesela gübre desteğiyle ilgili de ciddi bir artış yapılması lazım.

E.Y.: Sizin bu kadar analiz ettiğiniz tabloyu, herhalde bakanlık içinde de sağduyulu bürokratlar vardır. Bu konuda bakanlık herhangi bir tedbir alma yoluna gidiyor mu?

A.E.: Tarım ve Orman Bakanlığı geçen hafta gübre desteğiyle ilgili bir açıklama yaptı. Öyle bir açıklama ki, herhalde hem kendisinin hem de çiftçinin herkesin kafasını karıştırdı. Çünkü “2022’de gübre desteklerini yüzde 100 arttıracağız” dedi. Biz 2021’deyiz 2022’yi söylüyor. 2022’nin ödemesi en erken 2023 Mart ayında olur. Yani çiftçi şu anda “Gübreye ihtiyacım var, zor durumdayım, gübre alamıyorum” diyor. Bakan diyor ki; “2023 Mart ayında size gübre desteğini yüzde 100 arttırmış olarak ödeyeceğiz” diyor. Bugün bir şey yapmamayı ben şöyle algıladım, topu taca atmaktan çok topu taaa 2023’e atıyor bakan. Öyle bir durum ki 2020 yılı desteği cumhurbaşkanının açıklamasıyla 5 Mart’ta Resmi Gazete’de bir karar yayınlandı. Gübre desteği yüzde 100 artırıldı. Ama bu şu demek beş üründe… Buğday, arpa, çavdar, yulafta dekar başına 8 liraydı, 16 liraya çıkarıldı. Diğer ürünlerin hepsinde dekar başına 4 liraydı, o da 8 liraya çıkarıldı ve o dönem ödendi. 2021’de henüz destek kararnamesi yayınlanmadı ama bakan dedi ki bu 5 üründe yüzde 25 artırılarak, 20 liraya çıkarılacak. Bunun ödemesi 2022’nin mart veya nisan ayında yapılıyor. Diğer ürünlerin hepsinde 2021 yılında gübre artışı yok. 2022’de yüzde 100 artıracağız diyor o da 2020’ye göre. 2023’ün Mart, Nisan veya daha sonrasında ödenecek. Şu anda bu duruma çare olabilecek bir argüman, politika tedbiri ne yazık ki yok. Çünkü şu anda gübre lazım, desteğin artması gerekli... Mesela buğday için söylüyorum; çiftçi dekara 350 liraya gübre kullanırken, tonu 20 liraya vermenizin hiçbir derde çare olması mümkün değil.

E.Y.: Cumhuriyetin 100.yaşını kutlayacağımız 2023 bazı sıkıntılarla gelecek bir yıl gibi ufukta gözüküyor. Katılıyor musunuz?

A.E.: Evet, ben de şunu söylüyorum bakana. Şimdiden 2023’ü açıkla. Çiftçi o zamana kadar kalacak mı kalmayacak mı, üretime devam edecek mi etmeyecek mi o bile belli değil. Şu an sizin destek olmanız lazım ki 2022’yi kurtaralım.

E.Y.: Şu anda Türkiye tohumda ne kadar yurtdışına bağımlı?

A.E.: Tohuma değişik ürün grupları var. Mesela hububat dediğimiz buğday, arpa gibi ürünler var. Bir yandan sebze grubu, yem grubu var, bir yandan da çim diye söylediğimiz aslında yine yem grubuna da girebilecek gruplar var. Bunların her birindeki durumumuz farklı. Hububat ürünlerinin tohumunda çok büyük sıkıntımız yok. Türkiye bu alandaki tohumunu büyük ölçüde kendisi üretiyor. Ama endüstri bitkilerinde mesela şeker pancarında yüzde 100 dışa bağımlıyız. Türkiye’de şeker pancarı tohumu üretilmiyor. Biz onu dışarıdan alıyoruz. Mısırda durum daha farklı, yüzde 80 dışa bağımlıyız. Ama orada röyalti diye bir uygulama var. Mesela sen benim bu tohumum al, üret, kullan ama bana yüzde 15-20 röyalti dediği bir kullanım ücreti ödeyeceksin. O zaman onun tohumunu kullandığımız için dışa bağımlılık yüzde 20’ye düşüyor. Normalde baktığımızda yüzde 80 dışa bağımlıyız. Patates tohumunda neredeyse yüzde 100 dışa bağımlıyız. Sebze tohumunda şu anda oransal olarak ithalat da var, yerli üretim de var. Türkiye’de tohum üretimi yapan şirketler şunu söylüyorlar ki; Türkiye eğer bugün İsrail, Umman, Fransa “Biz size sebze tohumu vermeyeceğiz” dediğinde Türkiye’nin kendi tohumunu üretebilecek bir alt yapısı var. Ama yine de bu ürünlerde sebze grubunda da yüzde 40-50 kendimiz üretiyoruz, diğerini ithal ediyoruz.

E.Y.: 2006 yılı tohum yasası çıktı ve Türk tarımına zarar vereceği söylenmişti. Yasanın çıkmasıyla böyle bir durum gerçekleşti mi?

A.E.: Özellikle Türkiye’deki çeşitliliği yok etme anlamında zararları oldu. Çünkü ürünlerde giderek 3-4 çeşit, mesela pazara gittiğiniz zaman 4 çeşit elma var, daha fazlasını göremiyorsunuz. Domateste, diğer ürünlerde bizim o yerel çeşitliliğimizi yok etti. İşte o yüzden zaten başta Emine Erdoğan olmak üzere “Yerel tohum, ata tohumunu koruyalım” diye projeler başlatılıyor, çalışmalar yapılıyor. İkinci zarar da tamamen hibrit tohuma dönüldü. Çiftçinin kendi tohumu üretmesi, devam etmesi biraz daha zor… çünkü hibrit tohum bir yere girdiği zaman, bir sefer kullanılabilen bir tohum bu. GDO değil yalnız, GDO ile hiç ilgisi yok. Diyelim bir köye girdiği zaman insanlara çok kolay geliyor. Kendi tohumunu ekip, oradan fide yetiştirip, sonra gidip o fideyi ekmek yerine hazır fide geliyor. Köydeki insanlar uğraşmadan onu dikiyor hemen. Bu anlamda tabi ki zararı oldu. Tohum bir de büyük ölçüde şirketlerin eline geçti. Yani çiftçi kendi ihtiyacı için belli bir miktar tohumu ayırabilir. Buna yasal olarak izin veriliyor ama o tohumu satamaz. Çiftçinin tohum satması yasaklanmış oldu. Kendisi için belli bir miktar kullanabilir o konuda istisna var. Ama tohum ticareti yapamaz çünkü tohum ticareti artık şirketlere geçmiş oldu. Mesela hep Amerika’yı örnek alıyoruz ama Amerika’da böyle bir şey yok. Patent var ama tescil yok. Ticari izin almanız gerekmiyor. Bizde tescil olduğu için hangi şirket veya kurum o tohumu tescillettiyse o artık ona ait oluyor. O şirket tohumu satıp, çoğaltabilir.

E.Y.: O topraklara belli bir süre sonra ata tohumu ekilirse, o tohumun çıkmayacağı gibi bir söylenti vardı. Bu doğru mu?

A.E.: Bizim topraklarımız artık Avrupa Birliği kadar olmasa da, çünkü Avrupa’da topraklar daha fazla kirlendi. Topraklar bu anlamda “kirlendi” diyeyim. Yani ata tohumu da ekseniz, öbür tohumu da ekseniz belli bir miktar ilaç ve gübre kullanmadığınız zaman verim almanız mümkün değil. Bu sadece o tohumlar bunu yaptı değil, normalde çiftçi kendi ata tohumunu da ekse eğer gübre ve ilaç kullanıyorsa bir süre sonra toprak kirleniyor. Kirlendiği için de o verimi almanız çok zor. Daha fazla gübre vererek, daha fazla ilaç atarak tekrar onu sağlamaya çalışıyorsunuz. Toprakların yeniden iyileştirilmesi gerekiyor. Bizdeki en ciddi sıkıntı o. Toprakta yüzde 3 organik madde bulunması gerekiyor. Türkiye’deki toprakların yüzde 97’sinde yüzde 3 organik madde oranı yok. Bu nedenle bir takım ilave toprak iyileştirici maddeler kullanılıyor. Buradaki en önemli nokta bu... Tohumdan çok toprağın hor kullanılması, kötü kullanılmasıyla ilgili bir durum…

E.Y.: Peki ne zaman Türkiye’de topraklar bu hale geldi?

A.E.: 1960’lardan sonra zaten “Yeşil Devrim” adı altında bütün dünyada da böyle oldu. Gerçekten kimyasal gübre, ilaç kullanımı çok yaygınlaştı. Çiftçide de öyle bir algı oluştu ki, ne kadar gübre atarsam o kadar verimim artar diye. Bilinçsizce ihtiyacından çok daha fazla gübre kullanıldı o da toprakları kirletti. Sadece toprakları da değil aslında yer altı sularını da kirleten o.

E.Y.: Sertifikalı tohum yasasının Türk tohumuna etkisi ne oldu?

A.E.: Bu daha çok belli ürünlerde oldu. Diyelim ki Konya bölgesinde yetişen bir siyah havuç var. Bunu yabancı bir şirket alıp geliştirdi, sertifikalandırdı, tescilini yaptı, patentini aldı. O şirket ürünü Türkiye’de de üretebiliyor, dışarıya da götürüp üretebilir. Böyle birkaç üründe var. Ama sertifikalı ürün daha çok biraz daha kontrollü ve yasayla birlikte geldi. Açıkçası bu biraz da devlet politikası haline getirildi. Devlet şu anda sertifikalı tohuma destek veriyor. Diyor ki, “sen sertifikalı tohum kullanırsan ben de sana destek veririm” diyor. Gerekçesi de sertifikalı tohum için özellikleri bilinen diye ifade ediyor. Çiftçi diyelim buğdayından bir miktarını ayırıyor. Onu eleyerek tohum olarak satabiliyor. İşte o satışı engellemek için sertifikayı bir araç olarak kullanıyor. Bunu yerli firmalar da yabancı firmalar da yapıyor. Bu bir devlet politikası… Devlet diyor ki, sertifikalı tohum üretene de kullanana da ben destek veriyorum diyerek karşısında tohumun tamamen ticarileşmesine, şirket tohumu olmasına bir anlamda destek veriyor.

E.Y.: O zaman köylüleri şirketlere bağımlı hale mi getiriyor?

A.E.: Tabii ki bir anlamda… Çünkü köylü diyor ki, “ben bu tohumu kullanırsam devlet bana bu kadar destek verecek” diyor. Devlet de şöyle bakıyor, bu tohumu kullanırsa verimlilik artar, kontrolü artar diye bakıyor.

E.Y.: Size göre bu sistemin kaldırılmalı mı, devam mı etmeli?

A.E.: Çok zor bir soru. Şöyle mesela bakanlık şunu yaptı. Bir ara dedi ki, sertifikalı tohum dışında üretim yapana destek vermeyeceğim dedi. Pamukta şu anda yapılıyor. Yani kullandığı tohum sertifikasızsa devlet diyor ki pamukta ben sana desteği vermeyeceğim. Kilo başına 1,25 lira falan, ciddi bir para. Dolayısıyla bu noktaya gelmişken biz bunu kaldıralım demek çok doğru da değil. Bir anlamda çiftçi kendi tohumunu kullanamadığı için sertifikalı tohumun kontrolü, nereden geldiğini, hangi tohum olduğunu, özelliklerinin ne olduğunu bilmeniz açısından önemli. Ama bir anlamda da seni belli şirketlere sınırlıyor, belli tohumlara da mahkum ediyor. Tamamen kaldıralım desem bu sefer çiftçiler isyan edecek. Biz buradan destek alıyoruz, şimdi de desteği kaldıracaklar diye.

E.Y.: Bill Gates, Türkiye'de arazi satın alacak deniliyor. Türkiye’ye neden bu kadar ilgi gösteriyorlar? Bu stratejiyi nasıl tanımlarsınız?

A.E.: Konuşmanın başında pandemi döneminde gıdanın ne kadar önemli olduğunu, üreten ülkelerin ne kadar büyük avantaja sahip olduklarını ve bunu kullanmaya başladıklarını konuştuk. Türkiye topraklarıyla, iklimiyle, tarım konusunda bio çeşitliliğiyle en zengin, en önemli, potansiyeli en yüksek ülkelerden birisi. Dolayısıyla herkes Türkiye’de tarımsal arazi alıp, üretim yapmak ister. Şu anda tabii binlerce dönüm araziyi bir yabancı kişinin gelip alması yasa gereği mümkün değil. Ama bunu birilerine aldırıyor diye söyleniyor. Kanıtlayamadığım için bir şey söyleyemiyorum. Trakya’dan aldığı hep söyleniyor. Hatta son dönemde hayvan çiftliklerini de alıyor diye söylendi. Ama onun hayvan çiftliği bölümünün doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü Bill Gates daha çok yapay et üretimi için iki büyük yatırımı var. Onun bir tane kitabı da yayınlandı. Hayvancılığın asıl iklim değişikliğine neden olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla hayvancılığa karşı zaten... Hayvancılığa karşıyken gelip Türkiye’de hayvan çiftliği alması mantıklı değil. Ama tarım toprağı alır mı alabilir, bir vakfı var. Daha önce vakfın yöneticileri tarım bakanlığına gelip görüştüler, diyalogları var. Bunlar sıradan bir olay değil. Mutlaka Türkiye’deki tarım toprağıyla ilgileniyorlar. Küçük çiftçi biraz önce söylediğiniz gübreden dolayı, girdi fiyatlarının çok yüksek olmasından dolayı giderek tarımdan uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyor. Bunun yerini tabii ki büyük şirketler alacak. Bunun yerini yabancı şirketler alabilir. O yüzden de çok şaşırmam açıkçası.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.