"Sinmiş insanların" sesi...

Geçen cumartesi Çeşme'de düzenlenen ESİAD 35. Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı'nda bir konuşma yapan Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Sıtkı Şükürer'in söylemleri, kulislerde büyük yankı buldu.

Ben Haber adına Şükürer'in istişare toplantısındaki sözlerini biraz daha açmasını istediğim söyleşi inanıyorum ki istişare toplantısındaki sözlerinden daha fazla konuşalacak.

E.Y.: ESİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı olarak, 35.ESİAD toplantısında bir konuşma yaptınız. Konuşmanızın başında nasıl bir Türkiye ve siyasetçi profili özlediğinize yönelik bir konuşma yapacağınızı söylediniz. Ben bunu geçmişe gönderme olarak algıladım. Yozlaşan bir siyasetten tekrardan rayına girmesi gereken bir siyaset beklentisi gibi algıladım. Bunu biraz daha açar mısınız?

S.Ş.: Tabii hiçbir şey AK Parti dönemiyle başlamış değil. Bu memlekette geriye doğru baktığınız vakit, yolsuzluk iddialarıyla ortalık birbirine girdiği süreçleri hep yaşadık. Devrin başbakanının yeğeni, Tansu Çiller'in eşi, Mesut Yılmaz'ın kardeşi vs. spekülasyonlar yaşadık. Gerçi o rakamlar son derece mütevazıydı. Türkiye'de siyaset bu şekilde yapıla geldiği için, her dönem içerisinde devlete yakın duran, bu şekilde yolsuzluk söylentilerinin çıkmasına sebep olacak tutum ve davranışlarda olmuştur.

Son dönemde işin dozajı şüphesiz artmıştır. Bundan sonra gelecek olanların da bu işle ilgili bir anda bembeyaz sayfa açacaklarının garantisi yoktur. Bizim yapmaya çalıştığımız “Ey muhalefet sen potansiyel olarak bu ülkeyi yönetmeye adaysın, yani artık yeter.”

Bildiğimiz siyasetçi profili tanımı, bir şekilde değişmeye başlaması lazım. Toplum 1950'lerin 60'ların toplumu değil. Artık 2000'li yılların ilk çeyreğini idrak etmek, cumhuriyetin 100.yılına gelmek üzereyiz. 85 milyonluk ülke içerisinde her yönden kendini geliştirmiş, duyarlı, demokrat, doğrunun ne olduğunu bilen insanlar var. Senin siyaset anlayışın, eski taşra politikalarına uygun tutumların, davranışların, devleti kullanman, devletten geçinmeli bir sınıf yaratman artık 2020'lerin Türkiye’sinde, bizim gibi 10 milyonlara ulaşmış insanların bulunduğu ortamda artık sürdürülemez. Bir yerlerden bir şeyler başlayacaksa, “Ey siyasetçi bunun başlangıç vuruşunu sen yap” demek istedim.

E.Y.: Geçmişten bahsederken rahmetli Demirel'in yeğenini kastettiğiniz zaten o bilinen davalardan. O dönemlerde yolsuzluk yapanların yanına pek kar kalmıyordu. Yüce divanlarda yargılanıp mahkum olan bakanlar var bu ülkede. Bu dönemle o dönemi karşılaştırırsanız sıkıntı nerede?

S.Ş.: Bu işler bu şekilde daha iyiye gittiği söylenemez, büyük bir sıkıntı var. Türkiye'de diyelim ki 100 üzerinden 60 seviyesinde bir hukuk ve demokrasi karnesi varsa, karne çok daha aşağılara gitti. Bunu biz söylemiyoruz, Bağımsız Uluslararası kuruluşlar söylüyor. Türkiye'deki hukuk düzeni, insani gelişmişlik düzeyi ve benzeri parametrelerde, geriye doğru baktığımızda son 10 yıl içerisinde ciddi bir şekilde aşağıya doğru salınım var. Bu böyle sürdürülebilir değil. Zaten bizim de arayışımız, o toplantıdaki “çığlığımız” buna yönelikti.

E.Y.: Bu İzmirli sanayicilerin feryadı gibi mi algılanmalı?

S.Ş.: Demokrasinin standartları aşağıya çekildiği vakit, insanlar ister istemez temkinli olmaya başlıyor. Bireysel olarak bir çıkış yapamıyorsunuz, sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla bir tavır koyuyor olmanız lazım, gördüğümüz kadarıyla onun da bir zemini yok. Herkes son derece ihtiyatlı bir tutum içerisinde... Bu durumda birilerinin ön alıyor olması, tepkileri bizim adımıza seslendiriyor olması lazım. Baktığınız vakit buna uygun tek kesim, muhalif konumda olan siyasetçiler. Madem bundan sonrası için ülkeyi yönetmeye soyundular; o halde bu atakları, en cesur bir şekilde gündeme getirmek onlara düşer diye düşünüyoruz. Madem biz konuşamıyoruz; hiç olmazsa onları yüreklendirelim, cesaretlendirelim veya provoke edelim.

E.Y.: Bir anlamda onları cesaretlendirirken, ESİAD olarak da İzmir ve Ege Bölgesi sanayicilerinin bir sesi oluyor musunuz? Bıçak kemiğe dayandı konumumu var?

S.Ş.: Sadece İzmir'in ve ESİAD'ın problemi değil, İstanbul'un da problemi. Bunu nereden anlıyoruz; İş insanı dediğimiz kişi beline bir şey alıp sokağa çıkacak bir kesim asla değil. Ama ne yapar, yatırımlarını askıya alır, çocuklarının veya kendisinin geleceğini yurtdışında aramaya başlar. Netice itibariyle ülkedeki zenginliklerin, varlıkların ülke içerisinde etkin kullanımına yönelik olarak zafiyetler oluşmaya başlar. Bunun bir adım ötesi, hukuksal anlamda zaten hürriyetler konusunda daralma yaşarken, bir eksik kalmışlığı sermaye kısıtlamasının gelmesi. Türk insanı, iş insanı buna dur demezse önümüzdeki süreç içerisinde başımıza gelecek olanlar da o.

1940'larla ilgili olarak denir ki; Türkiye dünyada Arnavutluk ve Çin ile birlikte, Özal dönemine kadar dünyanın en kapalı üç toplumundan bir tanesiydi. Milli gelir kişi başına 1200 dolarlar mertebesinde olduğu, tüketim kalıplarımızın son derece mütevazı olduğu süreçler. Konuşmamda şu da vardı; Refah eşittir mutluluk demek değildir. 1960'larda 70'lerde mutluyduk ama artık genç insanlara çok düşük tüketim kalıbıyla “Sadece mutlu olun diye” sürdürülebilirlik sağlayamazsınız, bu mümkün değil.

E.Y.: Konuşmanızda medeni toplumların parametreleri belli dediniz. Bunların da siyasetçiler tarafından bilinmesi gerektiğini dile getirdiniz. Peki, Türkiye'de bu parametreler olmadığına göre; Türkiye'yi hangi seviyede görüyorsunuz?

S.Ş.: Parametreler derken; Maastricht, Kopenhag Kriterleri, AB Konseyi yerel yönetimler şartı vs... Her medeni toplumda huzur içerisinde, bireye öncelik veren, bireyi ön plana çıkaran, zenginleştiren, vicdanı ön plana çıkaran bir arayış var. Batı toplumları bu konularda büyük ölçüde mesafe almış durumda. Öyle ki İskandinav toplumları daha da mesafe almış durumda. Tabii bugünden yarına Anadolu insanı için, Türkiye için bu durum çok kolay gözükmüyor. ‘Bu iş Türkiye insanı için hiç olmaz’ demek baştan teslimiyetçi bir tutum demektir. O zaman dükkanı kapatıp gidelim. Bir şekilde bir yerlerden başlamış olması gerekiyor. Tamam; ne olduysa oldu.

Türk insanının baskıcı yönetimlerle, özgüveni giderek aşağı seviyelere gitti. Hiç kimse özgürlükler adına inisiyatif alabilme cesaretini kendisinde bulamıyor ama toplumu da ne mutlu ediyor, ne refah getiriyor, ne dünya liginde Türk devletini, Türk toplumunu olumlu bir yerde konumlandırıyor. Bir şeylerin değişiyor olması lazım. Dünyanın en güzel topraklarında yaşıyoruz. Jeostratejik önemimiz harika, herkes bir şekilde bilgi toplumuna ayak uydurma konusunda çaba sarf ediyor. Türkiye'nin de artık silkiniyor olması lazım. Bu işle ilgili olarak, ne yapmamız gerektiği de meçhul değil, medeni bir toplum olmanın parametreleri belli derken, Amerika'yı keşfetmemize gerek yok. Biraz önce bahsettiğimiz kriterlerde çözümü arıyor olmamız lazım. Onun da özü; Tek kelimeyle evrensel demokratik ilkelerdir.

Her şeye rağmen, her koşulda yüzlerce üniversitemizde, geçmişten gelen kadim kültürümüzde, çok kültürlü imparatorluk yapımızın getirdiği genetik kodlarla, 80 milyonluk Türkiye’de çok münevver diyebileceğimiz kitle var. Dolayısıyla böyle bir kitleye, insan malzemesine, kumaşına sahipseniz, tabii ki bu ülkeyi Afrika ülkesiyle vs. konumlandıramazsınız. Tüm mesele bu potansiyele sahip insanların an itibariyle sinmiş olmaları. Alçak sürünmede değiller ama sinmiş durumdalar ve yaşadığı topraklarda çözümü arama eğilimleri giderek azalıyor. Herkes bireysel bir çözüm arayışı, bir şekilde acaba kapağı yurt dışına atsam mı, kendisi olmasa bile çocuklarına dair böyle bir arayış içerisinde. Bu çok büyük bir felaket...

E.Y.: ESİAD’ın toplantısında sinmiş insanların da sesimi oldunuz?

S.Ş.: Bir şekilde hiç şüphesiz “sinmiş insanların” sesi olmaya gayret ettim. Hem muhatap aldığınız siyasetçiye yönelik mesaj vermek, hem de ESİAD üyelerimizi bu anlamda heyecanlandırmak, kendi yanımıza çağırmak istedim. Bizim mesajlarımız çift yönlü, hem yukarıya hem kendi üyelerimize yönelik.

E.Y.: Kılıçdaroğlu “Siyasi ahlak kanunu” dedi. Bu kanuna bakış açınız nasıl?

S.Ş.: Olması, olmamasından hiç şüphesiz daha iyi... Her şey toplumsal duyarlılık, toplumsal tepki ile anlamlı ve hayata geçirilebilir. Yoksa kanunu yaptınız düzelttiniz, o zaman Hammurabi Kanunları’ndan itibaren dünyada hiçbir sorun kalmazdı. Kanunlar çok şeydir ama meseleyi çözmeye yetmez. Hakkını, hukukunu arayan duyarlı kitlelerin sayısının artıyor olması ve buna uygun olarak da uygun bir demokratik devinim ve toleransın oluşuyor olması gerekir. An itibariyle ben haksızlık için açık gördüğümde sokağa çıkmaya cesaret edemem. Benimle birlikte hiç kimse de cesaret edemez; çünkü başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.

Devlet denen mekanizmayı, o gücü elinde bulunduranlar, her şey konusunda istediklerini yapabilecek yetkinliğe sahipler. Onların bakış açısı, demokrasiye yönelik olarak bir yumuşama, tolerans işine girmediği müddetçe bizim hiçbir şey yapabilme şansımız yok. En fazla kendi içimizde kaynar dururuz, zaten son 10 yılda yaptığımız da budur.

E.Y.: Ahlak insanın içinde olmalı. Ahlakın kanunlarla çerçevelenmesi mantığıma aykırı geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

S.Ş.: Ahlak denen kavram, insanın içerisindeki iyiden güç almaz. Ahlak denen kavram, esasında insan için en rasyonel olduğu için yaslanılan bir kavramdır. Toplumların silkinmesi ve her yönüyle pozitif bir iklime geçişi, hiç şüphesiz bir anda olabilecek bir şey değil. Burada en kritik husus insan denen varlığın doğrunun ne olduğuna dair her daim bir fikrinin olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Anadolu insanı şartlar onu kurnazlığa yöneltmiş olsa da bu insanların, gelişmişliğin her konuda düzgün olmaktan geçtiğinin farkında olmaması düşünülemez. Dolayısıyla eğer biraz akıllıysa, insan olmanın gerektirdiği biyolojik yetkiye sahipse, zaten düzgün olmak zorunda. Gelişmişliğin, sürdürülebilirliğin başka bir yolu yok ki.. Ama hiç kimse yapmadığı için kendi kendine bireysel çözüm arıyor ve hep birlikte el ele tutuşarak kendimizi aşağıya çekiyoruz.

İzmir’in en münevver insanları nerede? Kıyı bandı Karşıyaka, Alsancak, Güzelyalı’da oturanlar. Şunu temin ederim, siyasi otoriteler çıkıp; ‘Ben imar affı çıkarttım, Kordon’daki kat sınırlamasını 8’den 11’e çıkarttım, 3 ay süreniz var’ dese; bir hafta içerisinde o münevver dediğiniz, mangalda kül bırakmayan insanlar dediğimiz kitlenin, apartmanların tepesinde inşaat filizlerini anında görürüz. Herkes bir şekilde, demokrasi olmayınca, bireysel çözüm arayışıyla kirlenmeye katkıda bulunuyor. Aslında birbirimizden farkımız yok... Kimimiz yapar kimimiz yapmaz ama herkes eğilimli. Bu da toplumsal öz eleştiri olarak kenarda duruyor olması lazım. Aksi takdirde ‘Biz harikayız, herkes kötü’ böyle bir şey de yok.

E.Y.: Bazı yolsuzlukları dile getirmenin, yanlışları söylemenin tedirginlik yarattığını ve insanların konuşamadığını, sustuğunu belirttiniz. Siz net bir şekilde son 20 yılı eleştiriyorsunuz.

S.Ş.: Nispeten daha rahatım, büyük bir iş yerim yok, iş insanı değilim, yaptığım iş içerisinde de devlete karşı görevlerimde rahatım, dolayısıyla benim konuşma rahatlığım var.

E.Y.: Kaybedecek bir şeyim yok diyorsunuz…

S.Ş.: Kaybedecek bir şeyim var da; neticede iyi niyetliysem, niyetlerim halisse “En çekinilen insanlar” dediğimiz insanlara bile bu halis iyi niyetler mutlaka geçer. Şu anda siyasi yöneticilerin de çoluk çocuğu, torunu bu ülkede yaşayacak. Türkiye’de sözünü ettiğimiz türden düzgün bir yapı oluşturulamazsa, bu ülkenin geleneğindeki devri sabık, şu anda yönetimde bulunanları huzursuz etmiyor mu zannediyorsunuz. Dolayısıyla hukuk herkese lazım... Birisi kalkıp da böyle bir söylemde bulunduğu vakit, doğrudan doğruya onun ihtiyacına yönelik olarak bir söylemde bulunuyor demektir.

Keşke son 20 yıl içerisinde objektif koşullarda, belli ölçülerde bambaşka bir Türkiye inşa edilseydi. Hep askerler, askeri vesayet sıkıntı yaratıyor deniyordu. Güzellikle, yumuşak bir şekilde askeri vesayeti kenara koysaydık. İktidarın ilk yıllarında olduğu gibi AB konseyi birbirine giriyordu, kırmızı halılar döşeniyordu, Ermenistan ile sınır kapılarımız açılmıştı, Yunanistan ile neredeyse konfederasyon kurulacaktı, Güneydoğu sorunu, Kürt sorunu ile ilgili olarak AB yerel yönetimler nasıl uygulanacağına dair bir yumuşama barış iklimi oluşturmaya başlamıştık. Hep birlikte insanlar “Acaba Türkiye tekrar medeni toplumlara yönelmeye başlayacak mı deniyordu. Bu anlam itibariyle “Muhafazakar iktidar”ı da kuyudan ilk çıkaran insanlardı.

Türkiye demokratik bir toplum olacaktı. 2002 ile 2008 süreç içerisinde olaylara negatif yaklaşan insanlarımız dışında, niyet okuyanlarımız dışında en azından çok büyük kısmımız temkinli bir duruşa geçmiştik. Bir şeyler oluyor mu acaba deniyordu. Daha sonra ne olduysa birden vazgeçildi, işler tersine döndü. Hele 2016’dan sonra başkanlık sistemiyle birlikte tam felaket bir noktaya gitti. Çok eleştirdiğiniz iktidar bile neyin ne olması gerektiğini, iyinin ne olduğu konusunda birkaç yıl içerisinde bizzat uygulayıcıydı. Uygulayıcı adamın idrak etmemiş olması düşünülebilir mi? Onlar da biliyor, herkes biliyor.

Konuşmamda da onu söyledim, siyasetçiler medeni bir toplum olmanın parametrelerini biliyorlar, anlatmama gerek yok. Bunu mevcut iktidar da, muhalefet de, herkes de biliyor ama bunu tercih etmiyorlar. Neyin ne olması gerektiği belliyken, artık bir yerden başlanılması gerekiyor derken bunu vurgulamak istemiştim.

YORUM EKLE