Sessizlik...

Milletçe çok konuşuyoruz. Farkında mısınız? Genel olarak Akdeniz insanları olarak bir dereceye kadar anlaşılabilir bir durum olabilir elbette ancak her konuda bir fikrimizin olması bana biraz garip geliyor doğrusu. Etrafınıza şöyle bir göz atın derim ben. Çok konuşuyor diye yakındığınız kim varsa, kendi hayatı ile ilgili çok da fazla eylem içerisinde bulunmuyordur aslında. Ailesinden, işinden, sistemden yakınan ve bu konuda çok fazla cümle kuranlar bu konularda en az çaba sarf edenler oluyor. Diğer insanları çokça eleştirenlerin kendi hayatları ile derdi oluyor. Memleketi kurtarma hevesinde olanlar, kahvehanede çay sigara içiyor. Çok konuşmak aslında hissettiğimiz duyguları örtüyor. Duygularına kör, sağır olanlar da eyleme geçemiyor. Eylem halinde olan, bir başka deyişle hayatla ilgili bir şeyler yapmaya çabalayan insanların zaten bu kadar konuşacak vakti de kalmıyor, kalamıyor. Eski insanların söylemlerini önemsemek gerekir derim hep. Bilenler bilir. Ne demiş atalarımız “ boş tenekeden ses gelir, dolu teneke ses vermez.” Ondandır ki, konuşurken mangalda kül bırakmayan insanlar bana pek güvenilir gelmez. Yapan konuşmaz, bunun için zaten çok da vakti olmaz. İş yerleri bu gibi şeyleri gözlemlemek için en ideal yerler olur genellikle. En fazla konuşan, eleştirenler en az çalışanlar oluyor eğer dikkatli gözlem yaparsanız şahit olacaksınızdır bu tip örneklere.

Çok konuşuyoruz ya aslında en büyük kötülüğü kendimize yapıyoruz. Kendi iç sesimizden uzak kalıyoruz. Bu da ne demek oluyor derseniz. Kısaca şöyle söylenebilir ki, hemen her kesin dilinde içimizdeki çocuk lafı dolanıp duruyor ya, işte çok konuştuğunuzda içinizdeki çocuğu bir şekilde susturmuş oluyorsunuz. Konuştukça gerçekten ihtiyaç duyduğunuz ne varsa sizden uzaklaşıyor. Ancak sessizlikte kendi iç sesiniz, yani içinizdeki çocuk sizinle konuşabilir. O çocuğun söyledikleri de gerçekte ihtiyaç duyduklarınızdır. İnsanlar gerçek ihtiyaçlarını bilmezlerse maalesef ki gerçekten mutlu olma şanslarını da yitirirler. Çünkü suni yani yapay gereksinimlerle kendilerini kandırmış olurlar. Bu da hep bir huzursuzluk hissi, ya da boşluk hissi şeklinde tanımlanan durumlardır. Kısacası aslında duygularımızdan uzaklaşmaktır çok konuşmak. Oysa bizi biz yapan, insan olduğumuzu hatırlatan yegâne hazinedir duygularımız. Sanki duygularımızla yüzleşir, onların bize söylediklerini dinlersek güçsüz olacakmışız gibi hissettiğimizden olsa gerek, duyguları yok sayarak yaşamak gibi bir hevese kapılırız. Böyle daha güçlü, daha mantıklı olacağımızı zannederiz. İşte en büyük yanılgıyı da burada yaşarız. Yok saydığımız her şey bizi beklemediğimiz bir anda vurur. Çünkü duyguların bir aklı vardır ki bu akla kulak verdiğimizde bizi ihtiyaçlarımıza ulaştırırlar. İhtiyaçlar giderilmediğinde daha çok konuşmaya ve daha çok suçlamaya başlıyoruz. Bu kısır döngü böyle devam edip gidiyor.

Sessizliktir bize kendimizi sunan. Sessizliğine katlanabildiği ölçüde var olur insanoğlu, kendisi olur. O zaman değişir her yakınılan durum. Yakınmaktan çıkar, giderilmesi gereken ihtiyaç, duyulması gereken duygu, yapılacak eylemler halini alır çünkü. Sessizliğiniz sesine kulak verin derim ben. Belki çığlık atıyordur içinizdeki çocuk. Kim bilir…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Şükrü  Baş
Şükrü Baş - 1 yıl Önce

Sen sus gozlerin konuşsun der gibi seni seviyoruz

İlknur Kaçar
İlknur Kaçar - 1 yıl Önce

Kalemine sağlık. Sessizlikle kendimizi bulduğumuzda nele olmaz ki

Ertuğrul Bilen.
Ertuğrul Bilen. - 1 yıl Önce

Can kardeşim,okadar güzel yazmışsın ki,susmaya karar verdim.bakalim.icimdeki çocuk neler haykırıyor.insAllah beni ďaha da zor durumda bırakmaz.sa
Glicakla kal