Bunun adı devlet "Mobbing'i" dir!..

İlginç bir süreçten geçiyor ve yaşadıkça akıl almaz diye düşünmeden edemiyoruz.

İki belediye başkanına, demokrasiye ve hukuka aykırı yapılan bir baskıdan söz ediyorum.

Belli ki, üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen 2019 yerel seçim sonuçları hala birileri tarafından sindirilemiyor.

*

Nitekim, ekonomi, demokrasi ve hukukta reformu konuştuğumuz bu günlerde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, "inceleme" başlatıldı;

Ardından İçişleri Bakanlığı'nın deprem veya başka bir afet olduğunda sadece valilerin konuşabileceğini, belediye başkanı ve muhtarların konuşmasının yasaklandığı bir genelge ile duyuruldu.

Bu karar İzmir Vali Yardımcısı tarafından Başkan Tunç Soyer'e tebliğ edildi..

Bunun anlamı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve muhtarlara, deprem hakkında konuşma yasağı getirilmesidir.

İlginç olan söz konusu bakanlık genelgesinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün, "özgürlük" sözü verdikleri gün yayınlanmasıydı.

*

İçişleri Bakanlığı'nın Ekrem İmamoğlu hakkında inceleme başlatmasının nedeni Kanal İstanbul'a karşı çıkması...

*

Ama Soyer'in ki daha vahim.

"Konuşmayacaksın" dendi.

*

Bu kibarca, Belediye Başkanı olduğun İzmir'de, deprem, sel, yangın gibi afetler meydana geldiğinde ağzını açmayacaksın demektir.

*

Seçilmiş belediye başkanın, beldesindeki bir felaket için konuşmaması nasıl istenebilir ki; anlayanınız varsa lütfen bana da anlatsın?

Çünkü böyle bir kısıtlama ne demokrasiye ne hukuka sığar.

Böyle bir talep abesle iştigaldir.

Genelge zaten üstü kapalı.

Kafa karıştırıyor.

Konuşma yasağının sınırları çizilmemiş.

Muğlak!..

Şimdi Tunç Soyer, depremden zarar görenler için konut tahsisi-kira yardımı-giyim eşyası-gıda yardımı; kısacası barınma- gıda- giyim-kuşam temini ile ilgili açıklama yapamayacak; öyle mi?

Peki, bundan halkın, depremzedelerin nasıl haberi olacak?

Osmanlı'da olduğu gibi, sokaklara tellal çıkarıp, İçişleri Bakanlığının, Valiliğin fermanıdır diye 21. Yüzyılda ortaçağ usulü duyurular mı yapacağız?

*

Daha da önemlisi "konuşma" denilen Başkan Tunç Soyer, yönetiminden sorumlu olduğu, her olumsuzluğun faturasını üstlenmek ve hesap vermek zorunda olduğu İzmir halkına, kentin konut stoku, riskli bölgeleri, tehlikeleri, yapılması gerekenleri, uyarıları nasıl anlatacak?

Bunları konuşamayacaksa, o makamda ne işi var?

Biz İzmir'e, kenti yönetsin diye İçişleri Bakanlığına bağlı AFAT'ı seçmedik ki?

Bu şehrin seçilmiş babası; Tunç Soyer'dir.

*

İstanbul'da İmamoğlu için bakanlıkça açılan soruşturma ise, "güleriz ağlanacak halimize" türünden.

Sözde soruşturma, İmamoğlu'nun Kanal İstanbul projesine kişisel olarak karşı çıkışı değilmiş de, "Ya Kanal, Ya İstanbul" afişini belediye kaynaklarından bastırmasıymış!

Kanal İstanbul'u öven, yere göğe sığdıramayan bir afiş hazırlatsa bile yine inceleme başlatılırmış. Çünkü kamu kaynaklarıyla, bir "devlet projesi" ne övülebilirmiş ne yerilebilirmiş!

*

Bakın beyler...

Seçimle göreve gelen Başkanların, sorumlu oldukları kent sınırları içinde halkı bilgilendirmeleri temel görevleri arasındadır.

Deprem ile ilgili konuşmak da, Kanal İstanbul'un zararları konusunda bilgi vermek de bu görevlerin içine girer.

İzmir'de Tunç Soyer'in, İstanbul'da Ekrem İmamoğlu'nun İdarenin bütünlüğünü bozduğu" gerekçesi ise çok tartışmalı bir konudur.

*

Son nokta:

İzmir Belediye Başkanı BaşkanıTunç Soyer için öngörülen basına açıklama yapma yasağı, idare hukuku açısından bir "yetki tecavüzüdür."

Merkezi idare, yerel idareler üzerinde idari denetim (idari vesayet) yetkisini ancak ve ancak buna izin veren açık bir kanun hükmü varsa kullanabilir.

Bu konuda ise açık bir yasal yetki ve kanun yoktur.

*

Kısacası İzmir ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları ile ilgili alınan kararların hukuki temelleri, İzmir Bayraklı semtinin zemininden bile daha zayıftır...

YORUM EKLE