19 Temmuz gecesi...

Bu yazıya başladığım gün takvime ve saatime baktım; 13 Temmuz 2021 Salı günü saat 18.53’tü. 
Ama ben sizi 47 yıl öncesine, 19 Temmuz 1974’ün gecesine götürmek istiyorum.  
O gece; 
Kıbrıs Türklerini büyük bir katliamdan kurtaran kararların alındığı… 
Kıbrıs Barış Harekâtının yapılmasının kesinleştirildiği… 
ENOSİS; “Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakının önlendiği”  gecedir… 
  
 * 
 
Türk halkı ve Kıbrıslı Türkler olarak, 1974 Temmuz’una gelinceye kadar, hala unutamadığımız pek çok olay yaşadık. 
Hepsi de bizi kahreden gelişmelerdi. 

Kıbrıs’ta, 1963’te “Kanlı Noel”i yaşadık, unutmadık!.. 

ABD Başkanı’nın 5 Haziran 1964 tarihli; iltifattan tamamen uzak, o kaba ve taassup kokan, 
“Johnson Mektubu” nu da unutmadık. 

Avrupa Birliği’nin, “Kıbrıs Dayatmaları” bugün bile hala kulaklarımızda çınlıyor. 

Oysa, Kıbrıs Adası, coğrafi yapı olarak incelendiğinde; Anadolu’nun bir parçasıdır. 
Türkiye’ye sadece 65 km; İsrail’e 267 km, Mısır’a 418 km, Yunanistan’a ise 965 km uzaklıktadır! 
Ve Kıbrıs tarihinde hiçbir zaman, “Rum Adası” olmamıştır. Bu tarihi realite değişmeyecektir de! 
Kıbrıs da Peygamberimizin halası, “Ümmü Haram’ın makamı-kabri” vardır. 
1571 yılındaki fethin sembolü, “Selim Camii” oradadır! 
Kıbrıs, 1571 tarihinde, Sultan Selim tarafından fethedilmişir. 
 
 
KIBRIS AKDENİZ’İN SİGORTASIDIR 
  
Kıbrıs’ın önemi stratejik konumda oluşudur. Türkiye’nin güvenliği açısından Kıbrıs, adeta yüzen bir harp gemisidir. 
Kıbrıs Adası’nın sahipleri değişirse, bilin ki Akdeniz de hâkimiyetin sahipleri de değişir. 
Kıbrıs bizim için “Yavru Vatan”dır. 
Kıbrıs’ta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 15 Kasım 1983’te ilan edilmesini Batı dünyası ne kadar içine sindirememişse de, bugün Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, “Hür, Bağımsız ve Müstakil bir Devlet”tir. 
Türkiye’nin, Kıbrıs’ın, “Hak ve Müdahale Yetkisini” 11 Şubat 1959’da, Zürih ve Londra Antlaşmasıyla alması tarihi bir gerçektir. 
O dönemin Dışişleri Bakanı, Fatih Rüştü Zorlu başta olmak üzere, Kıbrıs’ın unutulmazları arasında, 
Dr. Fazıl Küçük, ismi Kıbrıs ile ‘özdeşleşen’ bir büyük kahraman, “Rauf Denktaş” vardır. 
 
 
ANADOLU MÜCADELESİ GİBİ 
 
Kıbrıs’ta ki, ‘mücadele tarihi’ Anadolu’ya çok benzer. 
Anadolu’nun işgal edildiği, “Mondros Mütarekesi’nin” ağır şartları Türk Milleti’nde bir, “milli direniş” ruhu yaratmıştır. 
Bu örgüt; “Kuva-yi Milliye”dir. Yani günümüz ismiyle, “Ulusal Milli Güçlerimiz…”  
Tarih yapraklarını şöyle bir çevirdiğinizde; 27 Temmuz 1957’de “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı” kurulur. 
Anadolu’da, “emperyal güçlere” karşı örgütlenen insanımız, Kıbrıs’ta da, aynı maksatları taşıyan “emperyal güçlere” karşı örgütlenmeye gider. 
Kıbrıs Barış Hareketinin başarıyla gerçekleştirilmesinden sonra, bu “tarihi yapılanma” 1 Ağustos 1976 tarihinde, “Türk Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığına” dönüşmüştür. 
Bilindiği gibi, “Kıbrıs Mukavemet Teşkilatı”(TMT) üyelerine, “Mücahit” denir. 
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda, Kıbrıs’ta, “17 bin” mücahit Türk Askeri’nin yanında savaşmıştır. 
Bu “mukavemet teşkilatının” kurulmasında, o önemlerin Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu’nun   
“emekleri”, “manevi destekleri” vardır… 
TMT’nin tarihi kurucuları arasında ise; “Rauf Denktaş, Dr. Burhan Nalbantoğlu ve M. Kemal Tanrısevdi ön plandaki mukavemet liderleridir. 
 Kıbrıs Mukavemet Teşkilatının “marş” gibi sloganı şudur: 
“Hareketten Bereket, Bereketten Kuvvet Doğar/ İleri… Arş İleri… Türk Hiç Dönmez Geri…” 
 Kıbrıs’ın Türkiye’deki meydanlarda yıllarca dile getirilen ünlü sloganı ise; “Ya taksim, Ya Ölüm” dür… 
 
FİLM DEĞİL, GERÇEK BİR ÖYKÜ 
 
Sizlerle, 19 Temmuz 1974 gecesi, Mağusa açıklarında yaşanan gerçek bir kahramanlık öyküsü ile 20 Temmuz “Barış Harekatı”nı anlatacağım: 

“Sekiz Türk muhribi dünya savaş tarihine geçecek bir savaş planının ilk adımını atıyordu.  
Mağusa açıklarında turluyorlar, kıyıdaki mücahitlerle ışıkla haberleşiyorlar, beklenen çıkarmanın ön hazırlığını yapıyormuş intibaını veriyorlardı. 
Bu manevraları izleyen kıyıdaki Rum birlikleri doğru noktaya konuşlandıklarından emin oldular. 
En önde 8.000 kişilik bir tugay, arkasında 2.500 askeri olan bir takviye alayı, onun arkasında bir zırhlı alay, en arkada da ihtiyattaki piyade alayı Türk çıkarmasını karşılamak için hazır bekliyorlardı. 

20 Temmuz sabahı Türkler Girne’den çıktılar. 
Rumlar Ters Cepheli muharebeye yakalanmışlardı. Türkler, Rum namlularının arkasında kalmıştı. 
Yunan Komutan Tuğgeneral Konstantin Zarkadas birliklerini Girne’ye götürmek zorundaydı. Barış Gücüne sivillerin Mağusa’dan tahliye edileceğini duyurdu. 
Mağusa’yı o güne kadar Namık Kemal Lisesi  tarih öğretmeni olarak bilinen Türk Subayı Oğuz Kalelioğlu komutasındaki mücahitler savunuyordu. Net bir emir verdi: 
Kontrol edilmeyen hiçbir araç buradan çıkamayacak. 
 

 
Rumlar askerlerini 100 kadar kamyonete yüklediler, içeride kimin olduğu belli olmasın diye tenteleri sıkı sıkıya kapattılar. 
Konvoyun geçişi başladı. 
Üsteğmen Kadir Bayraktar korkusuzca yola kadar indi. Aralıklardan araçlarda sivillerin değil de askerlerin olduğunu görünce, büyük bir soğukkanlılıkla elindeki eski roketatarla en önde giden kamyonete nişan aldı. 
“Piyuvvvvvv” diye bir ses çıktı, benzin deposundan vurulan araç önce kurbağa gibi zıpladı, sonra da kaplumbağa gibi ters döndü. 
Oğuz Kalelioğlu’nıun komutasında ellerinde Osmanlıdan kalma namluları paslanmış, dipçikleri çürümüş silahları olan 250 mücahit ve 800 kadar av tüfekli, kazmalı, bıçaklı köylü vardı. 
36 şehit, 264 yaralı verildi ama 750 ölü 2 bin yaralıyla Rum konvoyu orak gibi biçildi. 
 
MAĞUSA’DA RUM KUŞATMASI 
 
Mağusa düşman açısından mutlaka ele geçirmeleri gereken çok stratejik bir noktaydı. 
Yerli Türkler kalenin içine toplandı. 
“-10 bin Rum askerine karşı, 250 mücahit 800 köylüyüz komutanım, teslim olalım diyenler çoğunluktaydı.” 
Oğuz Kalelioğlu etrafını saran kalabalığa şöyle bir baktıktan sonra: 
“-Beni buraya gönderen Yüce Türk Devleti dedi, ‘düşmanı çok görünce teslim ol’ demedi. Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız!.. 
 

Rumlar ağır silahlarla saldırıya geçtiler. Onca insan küçücük Mağusa kalesine hapsolmuş, savunma yapıyordu. 
Rumlar istisnasız tüm evleri ateşe vermişlerdi. Mağusa yanıyordu. 
Türkler yine adeta tarih yazıyor, direniyorlardı. 
Ama, üçüncü günden sonra açlık başladı. 
Herkes Oğuz Komutandan bir şeyler yapmasını bekliyordu. 
O ise gece olmasını bekledi. Yanına beş mücahit aldı. Herkesle helalleşerek yola çıktılar. Kimseye görünmeden düşman tarafına sızdılar. 
Limandaki kulenin gönderindeki Yunan bayrağını indirip yerine ay yıldızlı şanlı al bayrağımızı çektiler. 
Ertesi sabah bu büyük bir sürprizle uyanan Rum askerleri, etraflarının sarılmış olduğunu düşünüp sağa sola kaçışmaya başladılar. 
Bizimkiler bu anı bekliyordu. Mevzisinden çıkanı yere serdiler. 
Hemen limana koşup depolarda ne kadar gıda maddesi, ilaç, işe yarar ne varsa alıp kaleye döndüler. 

Tarihler 15 Temmuz 1974’ü gösteriyordu. 
Mağusa’nın şanlı direnişçileri gelen şu mesajla güne başladılar : 
"28.Tümenimiz Girne’ye yaklaşmaktadır. Yaklaşık bir aydır kahramanca çarpışıyorsunuz. Bir gün daha dayanın, bugün Türk Askeriyiz diye gelen kimseye de inanmayın…" 
 
MAĞUSA DÜŞMEK ÜZEREYDİ. 
 
Komtan Oğuz Kalelioğlu’nun gözü uzaklardaydı. 
Bu arada 9 Türk kariyerinin kapıya geldiğini haber verdiler. 
Komutan telaşlanmıştı. 
Sabahki mesajda tümenimizin ancak yarın gelebileceği belirtiliyordu. 
Oğuz Kalelioğlu kalenin burçlarından kafasını uzattı ve gelenlere; ‘ben Türk subayıyım siz kimsiniz evladım?’ dedi : 
-Yavuz Selim Bozkurtoğlu Tokat… Emret komutanım… 
Oğuz Komutan gelenlerin gerçek Türk askerleri olduğunu o an anlamıştı. 
Zira hiç bir Rum, bu koşullarda bile esas duruşunu bozmadan bu kadar içten tekmil veremezdi. 
Kaleye ulaşan 9 kariyerde yer alan güç; hepsi topu topu 90 kadar askerdi. 
Su bile içmeden Rum mevzilerine saldırdılar. 
Zırhlı taşıyıcının içinde olması gereken askerler sanki düğüne bayrama gelmiş gibi araçların üstüne çıkmış bir sağa bir sola ateş ediyorlardı. 
O sırada bir mücahit geldi. 
“-Komutanım tuzakladığımız ikinci kapıya bir Türk kariyeri geldi. Bu kapıda patlayıcı olduğunu söyledik ama ne desek asker bizi dinlemiyor. Gelebilir misiniz?” diye dert yandı. 
O telaşlı ortamda Oğuz Kalelioğlu bir buçuk kilometrelik mesafeyi koşarak gitti. 
Gelen kara kuru bir onbaşıydı. Burçlardan ona doğru bakarak: 
“-Evladım ben Türk subayıyım bu kapı tuzaklı diğer taraftan dolan” dedi. 
“-Ha öyle mi?” dedi bir saattir Mücahitlerin laf anlatamadığı onbaşı. “Tamam o zaman geleyim, geleyim de buraları temizlemeden mi geleyim?” diye sordu. 
Komutan; “Temizle ama dikkat et vurulma evladım” der demez, Onbaşı mücahitlere düşman mevzilerini sordu. 
Onlar da yaklaşık 400 metre ilerideki Evkaf Apartmanı’nın üçüncü katını gösterdiler. 
Düşman oraya mevzilenmiş, bir kamyon mühimmat istiflemiş ve mücahitlere 6 şehit verdirmişti. 
Mermiler onbaşı’nın ayak ucuna düşüyordu. O ise işine odaklanmıştı. 89’luk roketatarını birleştirdi. Asfalta diz çöktü ve nişan aldı: Piyuvvvvvv… 
400 metreden mermiyi, bir metreye; bir metrelik delikten sokmayı başarmıştı. 
Büyük bir patlama oldu. Üçüncü kattan aşağıya kol, kafa, bacak parçaları uçtu. 
Onbaşı üzerini silkeledi ve surlardaki mücahitlere baktı:”-Başka nerede var hemşehrim?..” 
 

 
Onlar Türk Subayı Oğuz Kalelioğlu’nun komutasındaki bir avuç mücahittiler. 
Ellerindeki avuçlarındakileri verdiler, emek verdiler, can verdiler ama etraflarını saran 10 bin düşman askerine Mağusa’yı vermediler. 
Ne Mutlu Türküm Diyene… 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Nedret Utku
Nedret Utku - 6 gün Önce

Ah eski günler