Kahvenin Bir 40 Yılı Bir de Kültürü Var

Kıraathane kültürü yüzlerce yıldır bu toprakların sembol unsurlarının başında geliyor. Kimi zaman kültürle, kimi zaman aylaklıkla anılan bu gerçeğe mercek tutmanın zamanı geldi.

Kahvenin Bir 40 Yılı Bir de Kültürü Var

BURAK CİLASUN / BEN HABER

Kahve kelimesi nerede geçerse geçsin, Türkiye sınırları içinde olduğu sürece hayatı durduracak ve akışı kendi senaryosuyla değiştirecek sihirli bir kelimedir. Temelinde yatan tadı ve kokusu, kimi zaman eski dostları buluştururken, kimi zaman ise yeni dostlukların temelini ısıtır. Elbette günümüz modern zincir mağazaları bir tarafa bıraktığımızda kahvenin ve kahvehanenin çok farklı bir öyküsü var.

Osmanlı’nın yayılmacı politikası kahvenin Türklük ile buluşmasının da kaynağını oluşturuyor. Yavuz Sultan Selim’in halifeliği de elde ettiği Mısır seferi ile birlikte Arap topraklarına giren kahve, kendisine Osmanlı’da da yer bulur. İlk olarak saraya ve oradan da konaklara giren kahve kültürü, zaman içinde halka da sirayet etmeye başlar. Başlarda evlerde içilse de zaman içinde ortaya çıkan kahvehaneler, erkeklerin buluşma noktası olur. Ta ki II. Selim dönemine kadar…
 
 
Bir dönem yasaklanır
 
I. Selim döneminde Osmanlı’ya giren kahveyi satan kahvehaneler, II.Selim döneminde kapatılır. Üstünden bir süre daha geçtikten sonra yeniden açılan bu mekanların bir sonraki kapanış dönemiyse IV.Murat dönemine denk gelir. İstanbul’da işsiz ve karanlık karakterlerin mesken tuttuğu iddia edilen kahvehaneleri IV. Murat kapatır. 
 
Her ne kadar zaman içinde açılıp kapansa da Osmanlı’da ilk kahvehanenin açılışı 1544 yılında Suriyeli iki Arap tarafından gerçekleştirilir. Haram mı yoksa helal mi olduğu halk arasında tartışılan kahve için dönemin şeyhülislamı bile caiz raporu verir. Hatta bugün Fransa’daki kahve ve kruvasan kültürü dahi Osmanlı’nın Viyana’ya düzenlediği 2. seferin bir hatırasıdır. Başarısız olan kuşatmadan geriye kalan kahve çekirdekleri önce Viyana’yı ardından da Paris’i fethedecektir.
 
Hakkında şeyhülislam raporu dahi bulunan kahve, kimi zaman ağır ağabeyleri, kimi zaman da çeşitli işletmeler nedeniyle kumarı çağrıştırsa da geçmişten günümüze yolculuğunda çok farklı hale bürünür. Öyle ki gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, zaman zaman da peşine nargileyi sürükleyerek toplumun birçok kesimi için vazgeçilmez lezzet haline dönüşen ve dünya çapında yüzlerce çeşidi bulunan kahve için Türkiye’de tek bir soru akıllardan hiç çıkmaz;
Sade, orta, şekerli? 
 
 
Kıraathane mi kahvehane mi?
 
Belki de en çok düşülen yanlış ve en karıştırılan kavram budur. İç içe geçmiş bu iki kelime aslında tam manasıyla kültürel yozlaşmayı da sembolize eder. Dilimize Arapçadan gelmiş olan kıraathane sözcüğü, okuma evi anlamına gelir ki, gerçekten bir dönemin mekanları bir kültür merkezi tadında bu işlevi sürdürür. Bu durumu kültürel faaliyet varsa kıraathane, yoksa kahvehane diyerek özetleyebiliriz.
 
Her çeşidi ayrı bir kültür
 
Kıraathane ya da günümüz yaygın kullanımıyla kahvehanelerin kendi içinde bir de çeşitleri var. İşte o çeşitlerin bazıları ve özellikleri:
 
Aşık kahvehanesi: Özellikle Anadolu’nun iç ve doğu kesimlerinde rastlanan bu kahvehaneler, Türk Halk Müziğinin de bir dönem hem üssü hem de kültürel aktarım merkezi olmuştur. Ozanlar bu mekânlarda karşılıklı atışmalarını yaparlar ve izleyenler de alkışlarıyla kazananı tayin eder. En zoruysa, lebdeğmez denen ve kan pahasına yapılan atışmalardır. Bu atışmalarda aşıklar dudakları arasına dik olarak iğne koyarlar ve b, f, p, m, v harflerini kullanmamaya çalışırlar. Kullananın dudağına iğne batar, kanar ve kaybeder.
 
Müzisyen kahvehanesi: Diğer bir ismiyle çalgıcı kahvehanesi olarak da anılan bu mekanlar bugün büyükşehirler de dahil olmak üzere birçok şehirde bulunur. Özellikle düğün, sünnet gibi etkinliklerde buralarda bekleyen müzisyenlerle anlaşılır.
 
Kuşçu kahvehanesi: Kuş yetiştiricilerinin uğrak yeridir. Farklı cinslerde en güzel kuşlar sahipleri tarafından bu kahvehanelere getirilir ve ötüşleri dinlenir. Sesi ve ötüşü bozuk olan kuşlar ise buralarda sevilmez. Çünkü diğer kuşlara kötü örnek olmasından endişe edilir.
 
En büyük kahve zinciri olacaktı ama…
 
Dünyanın birçok noktasında bulunan Amerikan menşeili kahve zinciri, belki de bundan birkaç yüzyıl önce Osmanlı’da ortaya çıkabilirdi! İlginç değil mi? Aslında ne yazık ki ilginçlikten öte trajik… 
 
16. yüzyılın son çeyreğinde Mısır henüz Osmanlı egemenliğindeyken İsmail Ebu Takiyye adlı bir vatandaş, o güne kadar görülmemiş bir kahvehane açar. Öyle ki bugünün zincir mağazalarına benzer şekilde çeşitler barındıran ve müşterilerine hizmet eden bu mekân, bir süre sonra beraberinde yenilerini getirir. Adeta bugünün zincir mağazacılık sistemini uygulayan İsmail Ebu Takiyye, bu sistemi sayesinde yaşadığı coğrafyanın hem en zengin hem de en tanınmış isimlerinden biri haline gelir. Sonra ne mi olur? Düzgün bir miras sistemi ve geride kendisi gibi bir varis olmadığı için, Takiyye’nin tüm emeği ölümüyle birlikte kendisi gibi tarihe karışır.
 
Güncelleme Tarihi: 16 Şubat 2015, 15:29
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER