Güzelyalılı Olmak

Hamdi Türkmen yazdı: PAZAR’lık yazılarına devam. Bu hafta Kemeraltı’ndan sonra, Güzelyalı’yı; ama çocukluğumuzun ve gençliğimizin Güzelyalı’sını anlatacağım.

Güzelyalılı Olmak

HAMDİ TÜRKMEN YAZDI...

Tanıyanlar bilir; Karataş çocuğuyum. Daha doğrusu; eski durak adı Salhane olan, bugünkü “Yalı” durağı-Asansör-Karataş-305 ve 188 sokaklar; alt sınır Mithatpaşa Caddesi, üst sınırı Halil Rifat Paşa Caddesi olan “üçgen”de doğup-büyüdüm, okudum yetiştim.

Geçen hafta sonu, kendime ait ve anonim bilgilerden derlediğim Kemeraltı ile ilgili yazım çok okunmuş olmalı ki, güzel geri dönüş ve tepkiler aldım.

Hem de aklınızın, hayalinizin alamayacağı kadar arayan oldu.

Demek ki herkes, Kemeraltı’nın eski halini çok özlemiş. Tıpkı benim gibi…

Bu özleme bir ek yapmak istiyorum; o zaman sahip çıkın kardeşim!.. Kemeraltı’nı ve tarihi değerlerini gün ışığına çıkarmak, Çarşı’yı eski günlerine kavuşturmak için kurulan TARKEM var.

Organizasyonun başında İzmir’in çok değerli ve önemli “beyin”lerinden biri olan Uğur Yüce görev yapıyor.

Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun  da kurumsal olarak ortağı olduğu ve büyük destek erdiği TARKEM ve Uğur Yüce Kemaraltı için bence son şans.

Kullanabilirsek İzmir’in kurtuluşu olur.

Kullanamazsak, yandım keten helva durumu yaşanır…

***

Ve Güzelyalı…

Dedim ya; Karataş-Asansör yetmesiyim ama, vaktimizin çoğunluğu Karantina (Küçükyalı) ve Güzelyalı’da geçerdi.

Güzelyalılıyım demek öyle kolay değildir…

Aşağıda sıralayacağım yerlerini bilmek, içinde yaşamak lazım.

Gelin, Güzelyalı’da bir “ömür tur”u yapalım; var mısınız?

***

- İlk şart Göztepe’li olmaktır.

- Çocukken veya gençken Gözümoğlu,Vadi veya Demiray açık hava sinemasına gittiyseniz, orada bazı filmlerin sonunda minderi havaya atıp, 15 dakika aralarda Cincibir Gazozu veya Sunal Kokteyl içmiş olmanız ikinci şarttır.

- Canlı Balık deyince balığın tazesini değil de deniz kenarındaki restoranı hatırlayıp, Gaskonyalı Toma’nın önce bir şarkıcı adı sonra bir restoran olduğunu bilmeniz gerekir.

- Evet Hayır yarışmasını Erkan Yolaç’tan canlı izleyip, Beyhan Akıncı’yı sahnede dinlediyseniz,

- Yasemin Kafe'de bir düğüne gittiyseniz,

- Kadrinin Yeri, Fanti Kazım kim diye biliyorsanız,

- Palmiye Pastanesi’nden dondurma alıp parkın kenarında oturduysanız,

- Bonsuvar’ı duyduysanız,

- Şopen Necdet’i dinlediyseniz,

- Karakol deyince, deniz kenarındaki mi kara tarafındaki mi diyorsanız,

- Karaburunlu Rıza Bakkaldan gazyağı ya da zeytinyağı aldıysanız,

- Köşede yanındaki yuvarlak tahta tezgahta dilimlenmiş Trança gördüyseniz,

- Müslüm’ün önünden geçerken ekşi bir koku duyduysanız,

- Berber Hikmet Abi’de traş olduysanız,

- Davud'un fırınından sıcak ekmek aldıysanız,

- Hoca lakaplı İsmail’in park kenarında çizgi roman sattığını hatırlıyorsanız,

- Haşim Ustadan turşu suyu içtiyseniz,

- Rüştü Bele deyince meşhur fotoğrafçı ve iyi bir bilardocu olduğunu duyduysanız,

- Stüdyo Fehim’de vesikalık çektirdiyseniz,

- Akarslan deyince kasabı,

- Aslan deyince mermer heykeli hatırlıyorsanız, tahta kaydıraktan kayıp, tahtıravalliye bindiyseniz,

- Cambazhanede ipte yürüyen cambazı seyredip Rıza Konyalı’dan “Annemi” dinlediyseniz,

- Troleybüsün ipini parka gelince çekip, station Chevrolet de küçük tabureye oturduysanız,

- Buzcu Mahmut'tan Spor Toto oynayıp,

- Körfezde ya da Şule’de çay içtiyseniz,

- Amerikan deyince kız lisesi olduğunu anlıyorsanız,

- Yarma denince iri yarı biri değil de, Hatay’a çıkan 40 sokağı,

- Yüncü Ferit'i, Pembe Panteri anımsıyorsanız,

- Sokakta dolaşırken Kaleci Ali’ye, Buldozer Fevzi’ye, İngiliz Nevzat’a, Bombacı Halil'e, Çağlayan'a, Kaptan Gürsel'den birine rastladıysanız,

- Turgut Reisten dere kenarı tezgahtan balık aldıysanız,

- Kulüp deyince deniz kenarındaki yeri, optimistleri hatırlıyorsanız,

- Depo’nun troleybüs deposu olduğunu, Çiftelinin de körüklüsü olduğunu biliyorsanız,

- İmtihan pistine ya da Pina Filize gitmek için otobüse binerken muavinin hareket halindeyken açtığı arka kapısının çarpmasından ürktüyseniz,

- Damalı taksi deyince parkın oradaki Amerikan arabalarını hatırlıyorsanız,

- Kenedi, Fahrettin Altay ve Üçkuyular’ın aynı meydan olduğunu biliyor,

- Eski pazar deyince Üçkuyular değil de parkın oradakinden kavun karpuz alıp tornetle eve götürdüyseniz,

- Verem Savaş Dispanseri’nde röntgen çektirip aşı olduysanız,

- Deniz kenarından sinek iğne ile oltayla isparoz, lidaki avladıysanız,

- Dere kenarından sandal kiralayıp Körfez’de denize girme haylazlığını yaptıysanız…

***

Veeeee; bunlardan birini bile bilip, birini bile yaşadıysanız siz o zaman Güzelyalılısınız demektir.                                                             
Ben nacizane hepsini ve daha fazlasını yaşadım iyi ki…            

Belki Reşadiye zamanı tramvaya binmedim ama caddeden geçen troleybüslerin sesini duydum…

Haşim Usta’dan turşu suyu içtim, Palmiye’den dondurma yedim, Hikmet Abi’de küçük taburede tıraş oldum, Amerika'nın toprak sahasında maç izledim, açık hava sinemalarının hepsine onlarca kez gittim, dispanserde röntgen çektirdim, cam damacanadan Şaşal Suyu içtim…

İyi ki Handan Ebe beni 54 sokakta Avlar Apartmanı’nda doğurtmuş İyi ki Müdafa- i Hukuk ilkokuluna gitmişim,

Bu da benim Güzelyalı’ya nacizane bir vefa borcum olsun.

***

Güzelyalı olmanın, bu doyum olmayan semtte doğup-büyümenin yazarı ne yazık ki ben değilim.                                            

Kemeraltı yazımdan sonra, has Güzelyalılı olan kuyumcu Bülent Maro’nun; kıskanmış olmalı ki Kemeraltı’na nazire yaparcasına gönderdiği ve tüm bunları yaşayan biri olan Güzelyalılı Hasan Turgul tarafından kaleme alınmıştır.

Kendisine teşekkür ediyorum.

Ama yazdıklarının tümünü ben de çocukluğum ve gençliğinde yaşadım.

Allah nasip etti, sarı-kırmızı renklerine kurban olduğum Göztepe Başkanlığı da yaptım.

17 yıllık hasreti sona erdirip Süper Lig’e yükselerek ezeli rakibimiz KSK’ye; göğsümüzü gere gere “Biz Göztepe’yiz, Göztepeli’yiz…” dedik.

Güzelyalılı olmak, bu kent de bir ayrıcalıktır.

Böyle bir farkındalığı yaşadığım için ne mutlu bana…

İki yaklaşım farkı…

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister.

O zamanlar dergahlar ayni zamanda aşevi fonksiyonu görüyordur.
Durumu anlatır ve Hacı Bektaş Veli “helal değildir” diye bu kurbanı geri çevirir...

***

Bunun üzerine adam;
Mevlevi dergahına gider ve ayni durumu Mevlâna'ya anlatır .
Mevlâna ise bu hediyeyi kabul eder.

Adam ayni şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını; ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlâna şöyle der:

"Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama, o kabul etmeyebilir...”

***

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahına gider ve Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlâna'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini sorar.

Hacı Bektaş şöyle der:

"- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise, Mevlâna'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir; ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."

***

Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen bir insan ve toplum olmamız dileğiyle…

Çan 5 kez çalınca!..

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler hamal iken, uzak bir diyar da bir devlet varmış.

Bu devlet, kendi halinde yaşar gidermiş. Gerçi, geçim dertleri de hiç bitmez, halkın çoğu güneşle uyanır çalışmaya başlar, karanlık çökünceye kadar ancak karınlarını doyuracak bir kazançla evlerine dönerlermiş.

Tüm bu yaşam dertlerine karşın, o ülkenin halkı devletine saygılı ve itaatkarmış.

***

Bu ülkenin bir de uzun yıllar boyu süre gelen iletişim yöntemi varmış. Bu iletişim aracı, meydana dikili bir kulenin üzerinde ki devasa çanlar imiş.

Çanların sesi, ülkenin her köşesinden duyulacak kadar güçlü ve yankısı da uzaklara varacak kadar uzun süren, özel yapım çanlar imiş.

Bu çanlar, bir kez çalınca, halktan birisinin öldüğünü bildirirmiş.

Bu çanlar, iki kez çalınca, ülke eşrafından birisinin öldüğüne işaretmiş.

Bu çanlar, üç kez çalınca, devletin üst düzey bir yöneticisi öldü demekmiş.

Bu çanlar, eğer dört kez çalarsa, devletin başı, yani kral öldü anlamına gelirmiş.

Ülkenin sakin insanları da çan seslerine dikkat ederek kimin öldüğünü anlarlar ve hep birlikte meydana toplanarak ölen kişiyi uygun bir törenle uğurlarlarmış!

***

Günlerden bir gün, halkın çok sevdiği ve saydığı bir adam muhafızlar tarafından evinden alınarak mahkeme kurulan meydana getirilmiş.

Tabii, ülke halkı da arkasında!

Yargıç, sevilen ve sayılan sanığa, ne ile suçlandığını söyleyecekmiş.

O kişinin suçu şöyle açıklanmış savcı tarafından; krala ve yönetime karşı bir tür itaatsizlik ve biat etmemek!..

***

Bu suçlamayı duyanlar önce şaşırmışlar ve sonra da “bu işte bir yanlışlık var. Yargıç nasılsa gerçeği ortaya çıkarır ve adamı serbest bırakır” diye söyleşmişler.

Yargıç, sanık durumunda olan kişiye sormuş; “Bir diyeceğin var mı?”.

Sanık köşesinde duran kişi ise masum olduğunun bilinci ve vakarı içinde, mahkeme tarafından da aklanacağından emin olduğu için tek sözcükle yanıtlamış yargıcı; “hayır!..”.

Yargıç kararını açıklamış; “sanık suçlu bulunmuş ve cezasını çekmek üzere cezaevine gönderilmesine karar verilmiştir”.

***

Yargılamayı izleyenler şaşkınlık geçirmiş ve itirazları uğultular şeklinde yayılmış. Ama töreye olduğu kadar yasalara da saygılı olduklarından meydanı boşaltmaya başlamışlar.

Derken…

Evet, derken çan bir kez çalmış.

Meydanı henüz terk edenler acaba aramızdan kim vefat etti diye geriye dönmeye başlamışlar.

Çan iki kez çalınca, eşraftan birisi öldü herhalde diye adımlarını hızlandırmışlar.

Çan üç kez çalınca, karar vermişler töreye göre bir devlet adamı ölmüştür diyerek.

Çan dört kez çalınca da bunun kralın öldüğüne işaret olduğunu hepsi biliyormuş zaten.

Çan beşinci kez çalınca hepsi birden şaşırmışlar.

Zira törelerinde çanın en fazla dört kez çalınacağı, bunun da kralın ölümü üzerine olacağını biliyorlarmış.

Ama beş kez çalınan çan, acaba bu ne anlama geliyor diye meraklanarak çanların olduğu kulenin etrafına kümelenmişler.

İçlerinden birisi, çanları çalan kişiye bakınca tanımış ve bağırmış; “bu bizim yaşlı bilge!”

Sonra hep birlikte sormuşlar yaşlı bilgeye; “kim öldü ki, bu kez çanları beş kez çaldırdın? Kraldan daha büyük kim var ki, beş kez çaldın?”

Yaşlı bilge, çan kulesinden seslenmiş aşağıya, halka doğru; “Adalet ve hukuk öldü!..”

Kıssadan hisse: “Adalet mülkün temelidir. (Hz. Ömer)

Siz “delileri” deli mi sanıyorsunuz?

1961 ile 1964 yılları arasında Bakırköy Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanesi bünyesinde okuma yazma öğretmeni olarak görev yapmış olan Sayın Bedia Tuncer, bizlere ilginç bir eser sundu.

Görev süresinde hastanede yatan hastalardan elde ettiği bazı şiirleri bir kitapta toplayarak bizlere sundu.

İşte ‘İNİLTİ’ adını verdiği bu kitaptan ben de bazı şiirleri seçerek sizlerle paylaşıyorum.

***

33-B servisi hastası Y.K.’nın kısa bir şiiri;

“Zorba kız kaçırır,

Kamarot kurşun kaçırır.

Karaborsacı döviz kaçırır,

Zengin hanım kürk kaçırır.

Ağa koyun kaçırır,

Orman eşkıyası kütük kaçırır.

Ve sonunda kaçırmak için bizlere,

Elbette akıl kalır!”

***

Bir başka hastamız ise dileklerini dökmüş dizelere;

“Tanrım bana sabır ver;

Tahammülüm yok artık.

Gözüme bir perde ger!”

***

Bu hasta ise ayrı bir dilekte bulunuyor iyileşmek adına;

“Bu deliler âlemi,

Büktü benim belimi.

Bu bitmeyen elemi

Tanrım doldur çilemi.

Doğdum büyüdüm okuma, başıma oldu dert;

Askerlik çağı, vazife itham, emir, terhis et...

Dünya evi varmış, anladım o da dert!

Alnıma çizilmiş tımarhane elim akıbet cüret

Sonu ne olur bilmem ne bir adalet?

Uyan kabrinden ey ünlü filozof Sokrat,

Yolunu öğret beni de filozof et...

Ya da Allah’ım yeter azat et!”

***

Bu hastamız ise adından yakınıyor;

“Nalan olmalı idi benim adım.

Çünkü daima ağladım.

Tek arkadaşımdır hicran,

Çünkü benim asıl adım Nalan!”

***

Hastaneden sıkılan bir hasta;

“Günlerim taburcu olmamı beklemekle geçiyor.

Gençliğim delilere hoş görünmekle bitiyor.”

NOT: Var ya; şayet bunları yazanlar deli ise, ben kesin zır deliyim!..

Gülümsemelik…

Erzurumlu eve geldiğinde karısını aşığıyla basıyor.
Hemen atılıyor adamın üstüne; alıyor altına ve başlıyor yumrukları patlatmaya.
Bu sırada kadın çırıl çıplak vaziyette cazgırlık ediyor edepsizce:
"Vur herif vur!.. Bu namussuzun mahallede öpmediği kadın kalmadı.”

Derken, aşığı bir punduna getirip çıkıyor üste ve bu sefer o başlıyor kocayı dövmeye.
Kadın duruma hemen uyum sağlayıp devam ediyor bağırmaya:
"Vur Zeki vur!.. Ne kendi öper, ne de bırakır ki başkası öpsün…”

Güncelleme Tarihi: 28 Ocak 2018, 09:30
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER