Aşkı İçin Ölenler

Sevgililer Günü’nün doğuş nedeninin bir ölümle bağlantılı olduğu düşünüldüğünde ister istemez şu soru geliyor akıllara: Sevda uğruna gerçekten ölen olmuş mudur? Kendinden vazgeçebilecek kadar sever mi insan? İşte aşkı için ölenler...

Aşkı İçin Ölenler
AYŞEGÜL KOÇ / BEN HABER
 
Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel bir gündür. Peki Sevgililer Günü nasıl ortaya çıktı? Bu sorunun cevabı çeşitli efsane ve hikayeler ile dolu. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (St. Valentine's Day) olarak bilinir. 
 
Milattan sonra ilk yüzyıllardan beri her yıl 14 Şubat’ta kutlanan Sevgililer Günü’nün başlangıcı ile ilgili o günden günümüze kadar gelmiş çeşitli efsane ve hikayeler var. Sevgililer Günü’nün tarihçesi ise M.S. 3. yüzyılda Aziz Valentine’nin gizlice kıydığı nikahlara dayanıyor. Roma İmparatoru Claudius II, ordusunu güçlendirmek için genç erkeklerin evlenmesini yasaklamıştır. Rivayete göre bu yasağa karşı gelen Aziz Valentine, gizli nikahlar düzenleyerek gençleri evlendirmeye devam etmiştir. Aziz Valentine insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklanır ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürülür. 
 
 
M.S. 270 yılının 14 Şubat günü Hıristiyan şehitliğine gömülür. Aradan 226 yıl geçtikten sonra Vatikan, Valentin'e "aziz" unvanı verir. Valentin'in ölüm günü, böylece Sevgililer Günü olur. 
 
Herhalde, Valentin kırk yıl düşünse ölümünün yıllarca kutlanacak bir geleneğe, sevgililer gününe dönüştürülerek kutlanacağını aklının ucundan bile geçirmezdi. Sevgililer gününü bu hikaye ile bağlayan kilit nokta ise ölüm aslında... Sevgililer Günü’nün doğuş nedeninin bir ölümle bağlantılı olduğu düşünüldüğünde ister istemez şu soru geliyor akıllara: Sevda uğruna gerçekten ölen olmuş mudur? Kendinden vazgeçebilecek kadar sever mi insan? Valentine'i bir kenara bırakalım biraz da bizden hikayelerle devam edelim.
 
 
AŞIK, ‘MAŞUK’UNUN YOLUNDA ÖLÜR 
 
Yavuz Sultan Selim Han'ın “Aşık, ‘mâşuk’unun yolunda olur ve o yolda ölür” kelimelerini söylediği, Mısır'ı fethi sonrası yaşadığı ve cariyesinin ölümü ile sonuçlanan o olayı paylaşalım sizlerle... 
 
Yavuz Sultan Selim Han'ın çadırını süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye gelir, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gider, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına döner. Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Han’ı görür ve ona aşık olur. Zira bir tarafta koskoca cihan padişahı, diğer tarafta basit bir cariye... Hal böyle olunca da derdini anlatacak iki malzeme kalır geriye... KALEM VE KAĞIT... Hislerini yazarak açıklayacaktır ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır: “Derdi olan neylesin?” Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: “Derdi neyse söylesin.” Kâğıdı aynı yere bırakır.  
 
Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler: “Korkuyorsa neylesin?” Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: “Hiç korkmasın söylesin.”  
 
Bunun üzerine cariye tüm cesaretini toplayıp hislerini açıklamaya karar verir.  Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur.  Titrek ve mahcup bir sesle: "Efendim...” der. “Cariyeniz... Size..." ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır. Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında koca halifenin gözlerinden yaşlar süzülecek ve ağzından şu kelimeler dökülecektir:
 
 “Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”
 
 
KAN KIRMIZISI “KIZKUMU
 
Muğla'nın Marmaris ilçesinde bulunan koyun ortasında batık bir patika gibi uzanan 600 metre boyundaki kıyı, “Kızkumu” adıyla anılır. Denizi adeta ikiye ayıran bu yolun oluşumu hakkında anlatılan hikaye de oldukça ilginç:
 
Efsaneye göre kralın kızı bir balıkçıya aşık olur. Ancak kral, kızını balıkçıya vermez. Kralın kızı, balıkçı sevgilisiyle gizli gizli buluşur. Bir gece kızını kumsalda yakalatan kral, askerlerine de balıkçıyı yakalamalarını emreder. Balıkçı yine her akşam olduğu gibi kızı görmek için kayığına atlayıp kumsala doğru kürek çekmeye başlar. Derken kız askerlerin elinden kurtulur ve sevgilisini kurtarmak için koşmaya başlar. Ama sevgilisinin kayığına varması imkansızdır. Kız kendini sulara atar ve o anda bir mucize gerçekleşir. Kızın adım attığı her yer kuma dönüşürken, peşinden koşan askerler, denize gömülmüştür. Kız kayığa kadar koşar ancak tam iki sevgili kavuşacakken, bir okçu delikanlıyı hedefleyip sallar okunu. Ok, kızı bulur. Kızın bastığı yerde ortaya çıkan kumlar, kan suya karışınca kırmızıya boyanır. Delikanlı ise alır yaralı sevgilisini ve gider. Bir daha da onları ne gören olur ne de duyan...
 
 
HASANBOĞULDU VE EMİNE ÇINARI
 
Son olarak Edremit'te dilden dile anlatılan bir aşk hikayesi ile devam edelim. Emine Çınarı ve Hasanboğuldu Göleti’nin aslında hüzünlü bir aşk hikayesi var.
 
Edremit'te halen Çarşamba kurulmaya devam eden pazar bir zamanlar hüzünlü bir aşkın başlangıç yeri olmuş aslında. Güzeller güzeli Beyobalı Emine, köyünde yetiştirdiği ürünleri yaklaşık 5 saatlik bir inişten sonra Edremit pazarında satmak için sergi açar. Yine böyle bir Çarşamba günü yakışıklı ova köylüsü Hasan ile göz göze gelirler ve kara sevdaya düşerler. İki genç sadece çarşamba günleri görüşebilince evlenmeye karar veriler ancak kızın ailesi buna karşı çıkar. Zira Emine obalıdır, Hasa ise ovalı... Ancak kızın ailesi Hasan'ı yine de bir imtihana tabi tutmaya karar verir. Hasan'ın Emine ile evlenebilmesi için kırk okkalık bir tuz çuvalını sırtında Emine'nin köyüne çıkarması gerekmektedir. Emine önde Hasan arkada tuz çuvalı ile beraber yola koyulurlar. Yolun sonlarına doğru Hasan'ın bedeni bu yüke dayanamamaya başlar. Emine'nin arkasında çabalayan Hasan vücuduna nüfus eden yakıcı tuzun etkisiyle de dayanamaz ve Gökbüvet’in buz gibi sularına sessizce yuvarlanır ve boğulur.
 
Bunu fark etmeden köye gelen Emine arkasında Hasan'ı göremeyince çılgına döner ancak Hasan'ı bulamaz. En sonunda Hasan'ın boğulduğu gölete gelen Emine, Hasan'a hediye etmiş olduğu yazmanın yüzmekte olduğunu görür. Bu acıya dayanamayan Emine, yazma ile kendine göletin yanında bulunan ulu bir ağaca asar. O günden sonra, dalları gölete uzanan bu çınara Emine Çınarı, gölete de Hasanboğuldu Göleti denir.
 
Güncelleme Tarihi: 14 Şubat 2015, 11:14
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER