banner10

Türkiye'nin AB sorunu değil, Avrupa'nın Türkiye sorunu vardır

AB’nin tam üyelik konusunda, 1959 yılından bu yana top çevirme taktiği, Türkiye açısından bardağı taşıran son damla haline gelmiştir. Bir türlü açılmayan ve açıldığında da kapanmak bilmeyen fasılların varlığı, Güney sınırlarımızda sorun yaşadığımız zaman Almanların patriot bataryalarını çekmesi, Türkiye’nin kendisi açısından tehdit olarak gördüğü kişilere kucak açması, özellikle PKK kaynaklı eylemlere göz yumması, mülteciler konusunda bir türlü yerine getirilmeyen vaatler, ilişkilerde son döneme damgasını vuran en önemli gelişmelerdir. Haliyle krize dönüşen bu gelişmeler, AB’ye karşı bir tepkiye dönüşmekte, iç politika açısından da halka sıcak gelmemektedir. 

Türkiye’nin stratejik ortaklıkları ya da işbirlikleri noktasında değerlendirildiğinde güçlü ile yaptığı ittifaklar dikkat çekici olmaktadır. Tarihten gelen sorumlulukları ve aşina olduğu coğrafya, ülke yönetimi açısından karar alıp vermede farklılıklar üretmesine neden olmaktadır.  Rahmetli Turgut Özal ömrünün son demine kadar Türki Cumhuriyetler ziyaretlerini aksatmamıştır. O coğrafyanın Türkiye’yi çağırdığından mıdır bilinmez, ilgi sürekli devam etmektedir. 

Son olarak Shanghay beşlisi ve Özbekistan’ın dahil olduğu ülkeler topluluğu ile sıcak temas, Türkiye için yeni ve önemli bir kapı olmaya namzet durumdadır. Türkiye’nin önünde en önemli sorunlardan birisi enerji bağımlılığından kaynaklanan cari açık sorunudur. Enflasyonun da, kurun da, faizin de derdinin devası bu enerji bağımlılığını çözmekten geçmektedir. Petrolün yeniden 100 dolar seviyelerine yükseldiği bir durumda cari açığın ekonomi üzerindeki baskısı, yönetilemez durumlara gidebilir. Bugün dert etmediğimiz sorunun geleceğini de hesap etmek gerekmektedir. Shanghay işbirliği grubu enerji konusunda Türkiye için farklı çözümler üretebilen bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin bu kapıya yönelmesinin ardında yatan nedenleri biraz da bu açıdan değerlendirmekte fayda bulunmaktadır.   

Bir yanda sınırlarımızdaki güvenlik sorunu, öte yandan faiz ve kurun başı çektiği ekonomik savaş, içeride sürüp giden FETÖ ile mücadele ve AB ile hassasiyetler içeren gerilimli diyalog ortamı yönetimi güç bir ülke haline geldiğimizin göstergesidir. Bu durum Türkiye ve Türk insanından kaynaklanan bir durum olmayıp, içinde bulunduğumuz coğrafyanın konumundan kaynaklanmaktadır. Yoksa ülke açısından faizin oluşturduğu ikilemi görmemek mümkün değil. 

Elbette iktidar açısından, faizin düşmesi ekonomideki canlanma açısından önemlidir. Tüketimi, dolayısıyla yatırımları artırmak, kolay borçlanma bakımından düşük faiz önem arz etmektedir. Öbür taraftan dövizdeki yukarı yönlü hareketlenme, hem azalan döviz girişi hem de döviz çıkışına işaret etmektedir. Bu durumda faiz artışı kaçınılmaz olmaktadır. Bunu sadece faiz lobisi ile açıklamak da mümkün değildir. Ekonominin kendi kuralları dövizi frenlemek adına “düşük kur için faiz” kuralını işletmektedir. Amerikan seçimlerinde kazanan taraf TRUMP’ın da harcamacı söylemleri, dolar ihtiyacı anlamına gelmektedir. Bir nev’i yeni Keynesçilik yaklaşımı olan genişletici politikalar ABD için de bir çıkış olarak düşünülmektedir. ABD’nin altyapıya yönelik harcama eğilimi ve sonrasında ortaya çıkacak finansman ihtiyacı bunun göstergesidir.

Ülkenin döviz ihtiyacı/ açığı varsa, dövize talep artmış ve bir miktar da ülkeden çıkış gözlemleniyorsa; bu durumda, ne kadar istenmeyen bir durum olsa da faiz silahını kullanmak “şart” olmaktadır. Bu sayede TL faizinin artması, Türkiye’ye döviz girişinin başlaması, döviz çıkışının yavaşlaması anlamına gelecektir.
 

YORUM EKLE