Türkiye'de Bugünden Düne Bakmak

BEN HABER GAZETESİ 61. SAYI

İzmir Kurtuluş Savaşı için sembol bir şehirdir. Özellikle Batı Anadolu’nun hem işgali hem kurtuluşu incelendiğinde, “Ordular, İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!  komutunun önemini ortaya koymaktadır. 15 Mayıs 1919’da başlayan işgal süreci, 9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşu ile nihayete erecektir. 


Kurtuluşun hemen öncesinde, İşgal kuvvetlerinin son icraatlarından olan, ama hala bir “faili meçhul” gibi anlatılan, meşhur bir İzmir yangını da var ki Hollywood kökenli film ve dizilerde neredeyse “milat” gibi işlenmektedir. Yangına ilişkin, zaman zaman olmadık yerlerde önümüze bazı bilgi kırıntıları düşmektedir. O zamanki askerlerin, yabancı temsilci ve gazetecilerin hatıratlarında, kaçan ve yenik bir ordunun “günahı” olarak anlatılmaktadır. 
Yangın konusu sadece savaşın tahribatlarından birini göstermesi açısından önemli. Ancak o dönemin insanının içini yakan yürek yangınlarına sebep olan şeneatler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Son olarak Tasos Kostopulos'un Savaş ve Etnik Arındırma, On Yıllık Milli Bir Girişimin Unutulan Yanı, 1912-1922 adlı kitabı 2007’de Atina’da yayınlandı. Anlatılanlar, adeta savaş suçlarının teşhiri ve kötülüklerinin yer aldığı bir “Günah Galerisi” olarak  sıralanmıştı. Bir Yunan’ın kaleminden Yunan askerlerinin savaş boyunca yaptıklarından örnekler yer alan kitap, insanın ne denli “kötüleşebileceğinin” birer örneği şeklindedir.  Kabul etmek gerekir ki alanında yazılmış, ifşa niteliğindeki çok ender kitaplar arasında yer alacaktır. Tasos Kostopulos,  kendi gibi yazar bir başka yazarın 1928'de yazdığı 'Savaş' adlı eserindeki, köyde esir edilen askerlerin nasıl topluca kurşuna dizildiğini anlattığı bir hikaye ile başlamış söze… Askerler, karşılarına aldığı esirleri, beşli altılı gruplar halinde öldürmektedir… 


Kitabın ilerleyen sayfalarında, İzmir’den başlayıp Anadolu içlerinde işgale yeltenen Yunan askerlerinin sivil halka ettiği zulümler, örneklerle anlatılmakta, dehşet yeniden yaşanmaktadır. Sonuçta savaşın en büyük mağdurlarını, içtenlikle anlatması açısından kitap önemli bir çalışma olmuş. Bu tarz çalışmalar ne yazık ki çok sınırlıdır. Yeri gelince anlattığımız Rus, Ermeni, Bulgar, Balkan hata şu kısa tarih içinde yaşadığımız Bosna zulmüne dair belgeseller, filmler hatta acılar ve insanların hissettikleri ne yazık ki  sadece ölüm, tecavüz, kayıp ve yerinden yurdundan edilen insanlar olarak adlandırılmaktadır. Hatta en kötüsü bunlar sadece rakam olarak ifade edilmektedir.


Bugün Irak ve Suriye üzerinden bizi daha çok etkileyen mülteci dramının, insani boyutundan ziyade “kaç kişi” oldukları daha fazla önem arz etmektedir. Her insan bir hikaye ve her hikayede ne hüzünler var bunu öğrenemedik henüz. Cenap Şahabettin’in dediği gibi nasıl olsa “ölüler itiraz edemezler.” Mağdur da olsa, mağrur da olsa, hatta mazlumken başka türlü söylesek ne diyebilir ki… Biz Türkler, ölülerimizi gömüp acılarımızı çekiyor; çok değil bir nesil sonra da unutup gidiyoruz. Ya da bu coğrafya böyle: hangi birini sayalım?


Bugün dünyanın çok sesli bir biçimde, “savaş” konuşur olduğu bir dönemde yaşanan acıları unutmadan karar vermek, bir söyleyip bin düşünerek hareket etmek vaktidir.  
Bir şey var ki “unutmayalım!...” 
Unutulan zulüm, unutulan soykırım, unutulan ne varsa… tekrar yaşanır.

YORUM EKLE