Türkiye 'Yeni Kapı'yı Açarken

BEN HABER GAZETESİ 56. SAYI
 
 
Bu referandum çok konuşulacak. Sonuçta Türkiye EVET tercihi ile kendisini saran surlarda, yeni bir kapı daha açarak yola devam etmektedir. Hakikaten bu referandumda, başta siyasi iktidarın yönetim tarzını gördük. Siyasi erkin devredilme şeklini oyladık. Devlet nasıl yapılanacak, üniter veya eyalet bunu sorguladık. Son olarak hükümetin örgütlenme biçimi olarak, dünyadaki bütün örneklerinden farklı, “Partili Cumhurbaşkanlığı” sistemini oylayarak tercihler yapıldı. 
 
Bugünlere nasıl gelindi? Biraz geriden bakıldığında, sürecin 10 Ağustos 2014 itibariyle başladığı görülecektir. O güne kadar TBMM tarafından seçilen, sembolik görevler yerine getiren ve bir temsil makamı olarak adlandırılan “Cumhurbaşkanlığı” makamı, halkoylaması ile seçilen bir cumhurbaşkanı olarak dönüştüğünde Türkiye, iki seçilmiş devlet başkanına sahip olmuştu: Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın her ikisinin halk tarafından seçilmesi, dönüşümün başlangıcıdır. Sonrası malum… Külliye’de toplanan Bakanlar Kurulu… Sayın Cumhurbaşkanı’na verilen bilgiler ve detay toplantılar. Cumhurbaşkanının yürütmeye ilişkin, görüş ve önerileri derken, fiili çift başlılık görülmüş oldu. Bu süreç başta bütçe üzerinde siyasi iktidarın, yönetim aracı olarak kullandığı bütün araçların Cumhurbaşkanı tarafından da kullanılır hale gelmesine yol açmıştır. Yürütme erkinin bu yapısı, Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakanının uyumu sebebiyle “şimdilik” sorun olmayacak gibi görünmüştür. Ancak bunun da sürdürülebilirliği tartışmalıdır. 
 
Ve 16 Nisan itibarıyla Türkiye’nin siyasi ve idari sistemi değişti. Bunun belki de şöyle okunması uygundur: 15 yıldır siyasi iktidara sahip
olan toplum kesimleri sosyoekonomik olarak hareketini arttırdı. Özellikle büyük şehirlerden çevreye, çevreden merkeze doğru bir hareketlilik yaşanmaktadır. Özellikle ekonomi ve altyapı konusunda gerçekleştirilen atılımlar mevcut iktidara % 50 toplum desteğinin sürmesinde en önemli etkendir. 
 
Rahmetli Turgut ÖZAL’ın “orta direk” olarak tanımladığı orta kesim, orta-üst sınıf haline dönüşerek toplumun her kesiminde var olmaya başlamıştır. Bu hareketliliğin sosyoekonomik olduğu kadar, sosyokültürel risk olarak algılanması da kaçınılmazdır. G20 zirvesinde ana temalardan birisi olarak dikkat çeken “birlikte büyüme” konusu da refahın yaygınlaşmasını ifade etmektedir. Özellikle Merkez Bankası politikalarını hedef alan  “düşük faiz” beklentisi, altyapı ile ortaya çıkan, enerji, liman, havaalanı gibi cazibe merkezleri Türkiye için önemli bir fırsat oluşturmuştur. 
 
Haliyle Çandarlı Limanından en çok etkilenecek ülkelerden birisi olarak Yunanistan ve Almanya,
Üçüncü havaalanından etkilenecek ülkeler olarak Almanya ve Hollanda,
 
Finans Merkezi olması halinde yine Almanya ve Hollanda’nın çıkarlarının etkilenecek olması önemlidir.
Buna enerji bağımlılığının azaltılmasına yönelik projeler ve savunma sanayiindeki gelişmeler eklendiğinde Türkiye’deki bu hareketlilik hem ilgi hem de çıkarları açısından düşünenler için endişe verici bulunmaktadır.
 
16 Nisan bu anlamda ekonomisi IMF’ye, dış politikada ABD’ye, iç siyaseti de AB’ye bağlanmış bir yapının dönüşümü demektir. Sancılar bu yüzdendir. Gelişmeler kapsayıcı politikalar, refahı tabana yayan adalet, liyakat ve özgürlük temelli uygulamalarla meyvelerini verecektir.
YORUM EKLE