banner51

Sanat Aşkı Genlerinde Var

Son dönemde adını sıkça duyduğumuz bir isim o… Annesi Türkiye’nin yakından tanıdığı bir oyuncu. Ancak o da en az annesi kadar sanatın içinde… Karşınızda Nurseli İdiz’in kızı Elif İdiz ve bilinmeyenleri…

Sanat Aşkı Genlerinde Var

GÖRKEM ŞENGÜLER / BEN HABER

Kırmızı güller, el elle gezen çiftler derken sevgi ve romantizm dolu bir haftaya başlıyoruz. Bir çoğumuz sevgi bir gün mü olur diye karşı çıksak da içimizde o güne karşı koyamıyoruz galiba. Bende bu özel gün için özel bir insan seçip Elif İdiz ile hem aşk hem de sanat üzerine bir röportaj yaptım.  

Birçok insanı kıskandıracak genlerinden gelen bu yetenek ve sanat aşkı sana meslek seçimi yaşadığın dönemde kafa karışıklığına neden oldu mu? 
 
Teşekkür ederim. Bu kadar yetenekli addedilmek şahane bir şey. İnsanın birden çok şey yapabileceğini bilmesi zor oluyor ne yalan söyleyeyim. Kendini her şeyden biraz yapabilir gibi hissediyor. Ama o "biraz" da yeterli olmuyor işte. Hangisinde en iyiyim sorgulamasına başlıyor insan. Bir de ne kadar objektif bakabilir ki insan kendine? Anneniz, babanız size ne kadar objektif bakabilirler ya da? Hele onlarla aynı mesleği seçmeye karar verdiğinizde. Ama ben çok zorlanmadım. Çünkü benim için hayattaki en önemli şey bir şey olmak değil, bir şeyler yapmaktı. O yüzden yaptım ve yapıyorum. Biz sanatçılar çocuk gibiyiz ya biraz da. Kabullenilmek, onaylanmak arzusu içindeyiz. O yüzden kendimi ifade edebileceğim o birden çok yolun hepsine saptım ben. Hayat, sonunda beni hangi yolda bırakacak bilemiyorum ama hala mesleğiniz ne sorusuyla karşılaştığımda ne cevap vereceğimi tam olarak bilemiyorum. Asla hafifsemiyorum, yanlış anlaşılmasın. İnsanlar, bu alanlarda uzmanlaşmak için yıllar boyunca eğitim alıyorlar. Ama sanki benim başka seçeceğim yoktu. Bunu biliyor ve bunu seviyordum. Tiyatroyu, müziği ve edebiyatı. Demin aksini söylemiş gibi oldum ama o bir genellemeydi. Annemle babam bana çok objektif yaklaştılar. Bir konuda yetenekli olmadığımı düşündüklerinde beni hep uyardılar. Ne de olsa sonunda hayal kırıklığı yaşamanın bedelleri daha ağırdır. Bunun haricinde de hep birbirleriyle iç içe olan işler etrafında dönüp durdum. Yani bir de bale yapayım ya da cerrah olayım demedim. Ama artık tek bir meslek seç diyen çok kişi oldu etrafımda. Tıkadım kulaklarımı. En iyi olduğum şey, yoldayken seçiyor beni zaten. İnsan Tutku duyduğu her şeyi yapmalı hayatta. Ama burada en önemli nokta kendi esnekliğini bilmek. Yapamayacağımı düşünseydim üzülerek de olsa vazgeçerdim. 
 
Bu kadar ünlü ve yetenekli ebeveynlere sahip olmak nasıl bir duygu? 
 
Ünlü ebeveynlere sahip başlı başına bir tez konusu. Çok güzel yanları var. Öncelikle onu söyleyeyim de nankörlük etmiş olmayayım. Ama ünlü olmalarından değil, sanatçı olmalarından kaynaklanıyor bu güzellikler. Lakin, çok ama çok ve çok zor yanları var. Düşün ki bir tane çok yetmedi. Zorlukları ise sanatçı olmalarından çok ünlü olmalarından kaynaklanıyor işte. Çünkü küçücükken başlıyorsun haddinden fazla yük taşımaya. Aşırı kontrolcü oluyorsun. Önce kendini kapıyor, izole olmaya çalışıyorsun. Bilinçlendikçe bu kez aileni korumaya çalışıyorsun. Yani kontrol dürtüsü yerini kontrol çılgınlığına bırakıyor. Bir de elbette onların gölgesinde kalma korkusu var. Ortalama başarıda insanlar olsalardı, biraz daha vasat belki, her şey daha kolay olabilirdi. Ama elbette çift karakterli görüyorsun aileni. Bir tarafları anne-baba, diğer tarafları halkın bildiği magazin yüzleri... "Hayır" diyorum bazen. " Onlar benim annemle babam değiller ki. Siz başka insanlardan söz ediyor olmalısınız." Ya da öfkeleniyor insan. Sokaktan geçen herhangi bir insanın yaşadıkları afişe edilmezken neden bu kameralar benim evimin kapısındalar. Kimi neyden korumalıyım ben şimdi? Ha tabii bu arada kendi hayatıma da enerji bırakmalıyım. O yüzden biraz geç başlıyor bazı şeyler insanın hayatında. Tüm bunları hazmediyor, kabulleniyorsun. Sonra kendi hayatına geliyor sıra. Orada da bir ah vah ediyorsun. Kendimi ön plana almalıydım diyorsun. Sonra bu durumla da baş ediyor ve yola koyuluyorsun. Bebek adımlarıyla değil bu kez koşarak. Böyle karmaşık bir hayat... 
 
 
Hem tiyatro, bir yandan müzik sunduğun ödül törenleri, söyleşiler gün içerisinde nasıl bir tempoda yaşıyorsun?
 
Son iki senedir, hayatımın en yoğun dönemini yaşıyorum diyebilirim. Sürekli sahnedeyim. Ya şarkı söylüyor ya oynuyorum. Bunun dışında çeviri yapıyor, yazıyor, reji asistanlığı, seslendirm yapıyor ve özel dersle veriyorum. Tabii bir kısmı maddi ihtiyaçlardan ötürü. Sanat, bizim ülkede pek de karın doyurmuyor bildiğin üzere. Ama çok planlı değil günüm. Belli bir kalkış ve yatış saatim, belli bir rutinim Yok. Hiçbir zaman planlı olamadım zaten. Dağınıklıkta buldum ben başarıyı. Benim yöntemim de bu sanırım. Bilinç akışı gibi. 
 
Biz sanatçılar duyguları, aşkı coşkuyla yaşayan insanlarız ve önümüz 14 Şubat… Ne dersin mutlu aşk var mı? Ya da aşk'a inancın?
 
Görkem, mutlu aşk yok sanırım. Aşk çok coşkun bir duygu ama coştuğu kadar hasar veriyor. Büyük dalgalara hatta Tsunami'ye benzetiyorum aşkı. Aşka inancımı asla yitirmem. Hiç yitirmedim. Hep onun gelmesini beklerim. Gelmeden de mantıkla hareket etmem. Çünkü dediğin gibi "biz sanatçılar"... Pek güzel bir kelime olmayacak ama aşk konusunda müptezeliz. Ya da bilemiyorum belki mutlu aşk vardır da bizler onu mutsuzluğa itiyoruz ve ittiğimiz şeyi aşk zannediyoruzdur. Ama sevgi baki... Yine de aşka dair umut bende yitip gitmez. 
 
İnsanı büyüleyen güzel ses tonunla okuduğun sevdiğin ve keyif aldığın bir aşk şiiri ya da şarkı var mı? 
 
Öncelikle ne güzel iltifatlar bunlar. Çok teşekkür ederim. Evet çok severim genel olarak şiir okumayı. Çok severek de okurum. Şiirle şarkının birleşimi ise bir başka oluyor. Orhan Veli'nin "Anlatamıyorum" şiirinin Cem İdiz bestesiyle birleşmiş hali sanırım yorumlamayı en sevdiğim aşk şiiri (ve dolayısıyla şarkısı) 
 
İstanbul'da konserler vermeye başladın, yakında Ankara'da olacaksın İzmir'de varmı? 
 
Yakında Ankara, İzmir, Sivas, Çanakkale ve daha pek çok pek çok şehirde olacağım. Bundan sonra, İstanbul ağırlıklı olmak üzere, Türkiye'nin her yerinde konserlerimiz artarak devam ediyor. Hazır sırası gelmişken söyleyeyim. 8 Mart Kadıköy sahne ve 16 Mart Mask Live konserlerime herkesi bekliyorum. Lakin İzmir'in yeri başka benim gönlümde. Sürekli İzmir’de olmak ve İzmir’de şarkı söylemek istiyorum. 
 
Zaman su gibidir… Nasıl güzel bir şarkıdır. Evlat söyler baba besteler… Nasıl bir duygu nasıl bir haz?
 
Olağanüstü bir his. Sözler Özlem Belkıs'ın. Aslında Kanlı Nigar Opereti'nden bir aria. Biz yumuşattık hem yorum hem teknik olarak. Ne de olsa opera sanatçısı değilim. Ama duygusu çok özel oldu. Milli marşım gibi oldu resmen. Herkes çok sevdi. Babamın dinlerken ağladığına şahit olduğum, senfoni konserinde ilk kez söylediğim bir şarkı zaman su gibidir. Ve ne doğru değil mi? Zaman su gibidir, evlat can gibidir. Üstelik çok zor bir duygu durumu içindeyken söyledim bu şarkıyı İzmir senfoni konserinde. Ailemin gözünden kendimi görüp üzüldüğüm bir duygu durumuydu. O yüzden babamın hissettiğini damarlarımda hissettim. 
 
 
Peki tiyatro mu yoksa müzik mi ağır basıyor?
 
Müzik mi tiyatro mu ağır basıyor zor bir soru. Çünkü müzik de benim için teatral bir şey. Zaten ben ne tarz şarkılar söylersem söyleyeyim, şarkıları oynamayı seviyorum. Şarkılarla oynamak değil, şarkıları oynamak. O yüzden sanırım bu açıklamanın içinde sorunun cevabı gizli. Tiyatro, oyunculuk hep ağır bastı benim için. Ama kendimi iyi ifade edebildiğim her yol mubahtır benim için. 
 
25 şarkıdan bir projen ver biraz bahseder misin?
 
Aslında bu proje bir "tiyatro şarkıları" projesi değil tam olarak. Cem idiz şarkıları projesi demek daha doğru. Brecht şarkıları gibi adeta çünkü. Ben onlarla büyüdüm. Bu şarkıların çoğunun bestelenmek aşamasında bulundum, sonra birçok farklı şarkıcının yorumunu duydum ama en son bende durdu gibi görünüyor. O kadar göz koymuşum. O kadar içselleştirmişim. Mütevazı olamayacağım ama duygu olarak da belki en çok bana yakıştı çünkü onlar benim çocukluğum, ilk gençliğim ve aslında babamın bir nevi otobiyografisi. O kendi hayatını şarkılarla anlattı. Ben de şimdi hem onu hem kendi hayatımı düşünerek yorumluyorum bu şarkıları. Şimdilik bir YouTube kanalı projesi olarak başladı. Fakat iş boyut değiştiriyor. İlgi gördü, duyuldu. Yalnızca onlarla kalmamakla birlikte, artık bir oyuncu-şarkıcı olarak lanse edilmeye başlandım. Lakin ilk klip gitme değil. Henüz bir klibimiz Yok diyebilirim. Stüdyo görüntülerinden yaptığımız kurgularla sunduk şarkıları. Samimi olsun istedik. Celine Dion'un bu konsept üzerine bir albümü vardı örneğin. Ama gitmenin görüntüleri deniz kenarı, sokaklar ve kısacası dışarıdaydı. Bu sebeple magazin camiasında ilk klip gitme olarak lanse edildi. İlk klip çok yakında gelecek ama hiç meraklanmayın. 
 
Hiç unutamadığın bir 14 Şubat var mı?
 
Hiç unutamadığım bir 14 Şubat yok çünkü zaten 11 Şubat benim doğum günüm. Dolayısıyla üst üste iki kutlama insanın belini büker haliyle. Aslında sevdiğim zaman, her günü 14 Şubat gibi yaşayabilirim. Unutamadığım çok sevgi dolu günüm oldu ama. 14 Şubat'ı unutamayanlar, daha çok yalnız olanlar sanırım. O sebeple belki önümüzdeki 14 Şubat'ı unutamam. Ya da hayat kısa zamanda bir sürpriz yapar bana. Kim bilir... 
 
 
Ve tiyatro… Tuna Kiremitçi’nin yeni romanı Dualar Kalıcıdır çok ses getiren bir oyun oldu… Oyun İkinci Dünya Savaşında İstanbul’a sığınarak hayatta kalmış bir kadın ile günümüz dünyasında yolunu bulmaya çalışan bir genç kızın dostluğuna kulak misafiri etse de bizi… Neler buldun bu oyunda kendinden? Günümüz dünyasında da ayakta durmak oldukça zor. Ne düşünüyorsun?
 
Her oyunda insan kendinden bir şey buluyor çünkü aslında hayattaki her şey hele sanatın her dalı, doğrudan insana dair. 18 yaşında da olsanız 70 yaşında da, kendi deneyimleriniz ya da empati yetinizle kendinize yanaştırıyorsunuz canlandırdığınız karakteri. O size yanaşmaz çünkü. En azından ben öyle düşünüyorum. Düşünün mesela. Çehov'un Martı oyunundaki Nina kime yaklaşabilir. Ancak siz ondan bir şeyler bulursunuz kendinizde ve örneğin "Elifçe" bir Nina oynarsınız. Dualar kalıcıdır özel bir oyun çünkü her şeyden önce özel bir metin. Pelin'le aramda yaşayış ve kendini ifade biçimi olarak neredeyse hiçbir benzerlik yoktu diyebilirim. Ama yalnız hissetmenin ne demek olduğunu biliyordum. O, duygularını doğrudan ifade etmeyen bir kız. Ben aksiyim sanırdım yıllarca. Pelinden sonra öğrendim ki, kendimi ifade ettiğimi sandığım her bir cümle laf kalabalığıymış. Yani konuşmak insanı susmaktan daha çok gizliyor. Üstelik annemin canlandırdığı Rosella Galante'nin yaşadığı ikinci dünya savaşı dönemi ve o dönem sonrası Galata... Kendimi hep önceki hayatımda o dönemlerde yaşamış hissederdim. Bir de oyunda Büyükhendek sokak ismi geçiyor. Bir gece Galata'da bir yerden çıkarken kafamı bir kaldırdım, karşımda büyük Hendek sokak tabelası. Hayat çok ilginç sahiden. Üstelik oyuncu olarak ciddiye alındığım ilk rol. Başta Hakan Altıner ve Tuna Kiremitçi olmak üzere... Bu soruyu sabaha kadar cevaplamaya devam edebilirim sanırım. Hep söylüyorum ya bir köpekle bir insan, bir çocukla bir yaşlı, bir kadınla bir erkek Yani en zıtlar çok değerli paylaşımlarda bulunuyorlar hayatta. Çünkü her duygu insana dair. Henüz ölümü bilmesek bile mutlaka birini kaybetmişizdir. Henüz kimseyi kaybetmemişsek, mutlaka birini kaybeden birini tanımışızdır. Pelin de büyük bir etki altında dinliyor Bayan Rosella'yı her defasında. Yaşamışçasına. Pelin yerine Elif ya da Görkem de olsa aynı heyecanla dinler hatta adeta yaşardı o günleri. Büyülü bir oyun. 
 
2017 projelerinde neler var? 
 
Pek çok şeyi seçtiğimizi düşünüyoruz. Belki de gerçekten seçiyoruz bilinç dışı bir düzeyse ama yansıyan şöyle: hayat bizi belli şeylere itiyor. Tüm edebiyat ve tiyatro eğitimi ve deneyimimden çok, müziğe doğru aktım ben de hayatın içinde. Görünürde pek çok konser ve müzikal proje var. Lakin henüz görünmeyen projelerim var elbette. Her daim oyunculuk oyunculuk oyunculuk. Yepyeni bir tiyatro oyunuyla sahnede olmak istiyorum. Bir de elbette yazdığım dört bölümlük çanakkale şiirimin bir oratoryo ya da sahne kantatına dönüştüğünü görmeyi arzuluyorum. 
 
14 Şubat için bize sevgi aşılayacak bir motton var mı?
 
Doğrudan sevgiye dair bir motto yerine, aksinin ne olduğunu söyleyerek sevginin önemini vurgulamak istiyorum. "Acı, bir illüzyondur" der çoğu modern çağ düşünürü. Ve bundan kurtulmanın tek yolu içinde bulunduğun "an"ı kabul etmektir. Varlığın ve anın farkına varmayı sağlayan tek araç var dünyada: SEVGİ! Hem de dallara ayrılsa da sevgi sevgidir. Yani insan bir çiçeği nasıl severse, bir insanı da öyle sever. Bir bulutu nasıl severse hayatı da öyle sever. Kısacası sevgi tektir ve tek gerçekliktir diyebilirim. 
 
Güncelleme Tarihi: 14 Şubat 2017, 15:12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER