banner51

Aşkın Asıl Adı: Obsesif Bozukluk

Aşk, her canlının mutlaka yaşadığı çok kuvvetli bir duygudur. Sözlükte yazan anlamıyla aşk; bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan aşırı sevgi ve bağlılık duygusudur. Ancak insanlara şiirler, kitaplar, şarkılar yazdıran bu duygunun bilimsel açısından bakıldığında aslında bir hastalık olduğunu biliyor muydunuz?

Aşkın Asıl Adı: Obsesif Bozukluk

AYSEL KAYARDI / BEN HABER

Yapılan inceleme ve araştırmalar sonucunda aşkın kompulsif (saplantı-zorlantı) ve obsesif (takıntılı) bozukluğu olduğuna dair bilgiler ortaya çıkmaktadır. Biz de bu konu hakkında Psikiyatrist Dr. Hüsnü Uçar'dan bilgi aldık. Uçar, aşkın bir hastalık olduğunu şu sözlerle açıkladı: “ 

Herkesin aşktan anladığı şey farklıdır. Ama genel olarak bir kişiye yönelik yoğun duygu hissetmektir. Kişiler aşık olduğunda karşısındaki kişinin dünyanın en önemli kişisi olduğunu düşünmektedir. Bu takıntı hastalığıdır. Obsesyon yani. Normal bir durum değil tabii ki.” Uçar sözlerine aşkın beyinde nasıl etkiler oluşturduğundan bahsederek şöyle devam etti: “ Beynimizdeki kimyayı düzenleyen biyoaminler vardır. Ama bazı durumlarda bilgisayara bulaşan bir virüs gibi beyin kimyamızın yapısı bozulabiliyor. İnsanlar aşık olurken de bazı bioaminler devreye giriyor. Vücut Adrenalin, Dopamin, Serotonin, Oksitosin, Şefkat ve bağlılık, Vasopressin gibi hormonları salgılamaya başlıyor. Bu hormonların seviyesiyle aşk kontrol altına alınamıyor. Çünkü genetik mühendisliği tam gelişmediği için insanların gen haritasını henüz tamamen çözülemedi. Hala yeni çalışmalar ortaya çıkabiliyor. Bir insanda 35 bin ile 40 bin arasında gen vardır. Ve bu genlerin en az 7-8 bin tanesi psikoloji ile ilgilidir. Hangi gen kişiyi nasıl etkiliyor, nasıl bir enzim bloke oluyor ya da aktive oluyor bilemeyiz. Binlerce nörotransmitterden bahsediyoruz. Dolayısıyla kimya bozuluyor. Bu bozulma sonrasında kimi insanda depresyon oluyor, kimisinde panik atak, kimisinde de takıntılar oluşuyor. Biz psikiyatristler de ilaçla o kimyayı düzeltmeye çalışıyoruz.” 
 
 
"İlk görüşte aşk ergenlik döneminde sık görülür"
 
İlk görüşte aşık olmanın daha çok takıntıya meyilli olan insanlarda görülebildiğini söyleyen Uçar bunu şu sözlerle açıkladı: “İnsanlar çoğu zaman bir sanatçıya aşık olabiliyor. Bir fotoğraftaki bir yüze aşık olabiliyor. O kişiyi tanımıyorlar bile. O kişinin özelliklerini bilmiyorlar. Bu tür aşık olmalar bir takıntı hastalığıdır. Bazı insanlar takıntı haline meyilli olabiliyor. İlk olarak birine takıntılı derecede bağlanıyor. Daha sonra bu durum edebiyatla süsleniyor. Aslında biz bir insana karşı olan takıntıya aşk diyoruz.” Özellikle ergenlik döneminde bu duruma fazlasıyla rastlandığını söyleyen Uçar yaş ilerledikçe aşık olmanın daha da zorlaştığını şu sözlerle anlattı: “ Gençlik çağlarında insanlar obsesyona daha yatkın olabiliyor. Gençlerin sanatçılara karşı yaklaşımları bu yüzden abartılıdır. Sanatçılara aşk derecesinde bağlanmak takıntıdır. Bu yaşlarda bu daha normal karşılanabiliyor. Ama yaş geçtikçe bu duygu azalıyor. Belli bir yaşın üzerindeki kişilerde aşk daha çok bağlanma ihtiyacından kaynaklanıyor. Ama ergenlik döneminde aşk, hayranlık, takıntı çok fazla oluyor.”
 
 
"Her aşırı duygu hali tedavi edilmelidir"
 
Aşkı için hayatındaki birçok şeyden vazgeçen insanların mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini vurgulayan Uçar sözlerine şöyle devam etti: “Aşkın hastalık olma derecesi kişinin bütün dünyayı bir tarafa bırakıp sadece aşık olduğu kişiye önem vermesidir. Takıntılı olan kişilerde aşık olduğu kişi her şeyin üzerindedir. Aşık olduğu kişi için için işini, okulunu, ailesini bırakabiliyor. Normalden fazla olan her aşırı duygu tedavi edilmelidir. Sadece ilaç tedavisi değil psikoterapi de yapılmalıdır. Psikoterapi, kişinin kendi yaşamında göremediği arızaların üstesinden gelebilmesini sağlamaktadır.” Ayrıca takıntı şeklinde birine bağlanan kişinin o kişide arzuladığı karşılığı bulamayınca bu duygunun öfke ve şiddete dönüştüğünü belirten Uçar, cinayetlerin bu duyguyla gerçekleştirildiğini şu sözlerle açıkladı: “Deli gibi aşık olan kişiler, o kişi ile hayali gerçekleşmeyince büyük bir öfke ile şiddet uygulayabiliyor. Cinayetler, yaralamalar bu sebeple gerçekleşiyor. Herkes karşısındakinin sınırına belli oranda dahil olmalıdır. Bütünüyle hayatının kontrolünü elinden alması tehlikelidir.”
 
"Kıskançlık normal bir duygu değildir"
 
İnsanlarda kıskançlık duygusunun normal bir duygu olmadığını belirten Uçar çağdaş yaşamla birlikte bu duygunun insan yaşamına girdiğini şu sözlerle belirtti: “ Kıskançlık normal bir duygu değildir aslında. İnsanların evrim düzeyine bağlı olarak ortaya çıkan bir duygudur. Eski zamanlarda insanlar grup halinde yaşarlardı. Grup evlilikleri vardı. Yani insanlar ilkel döneminde toplu olarak geziyor ve herkes birbiriyle cinsel ilişkide olabiliyordu. Bu ilkel sürü dönemidir. Bu dönemden sonra kandaş aile dönemi geliyor. Kandaş aile toplumlarında her kuşak kendi içinde karı-koca olabiliyor. Bu dönemlerde kıskançlık yoktur. Kıskançlık sürü toplumu menfaatlerine aykırıdır. Çünkü sürüde herkes birbiriyle dayanışma içinde yaşamak zorundadır. Yani homosapiens 70 bin yıl önce ortaya çıktı. İnsanlar doğaya karşı ayakta durabilmek için doğal olarak dayanışmak zorundaydı. Ama sonra klan toplumlarına geçtikleri zaman ilk önce kuşak evlilikleri, daha sonra ise tek eşli evliliklere yavaş yavaş geçildi. Ama erkek birden fazla kadın ile evlenebiliyordu. Kadın tek eşli olabiliyordu.”  
 
"İnsanların genetiğinde tek eşlilik yoktur"
 
İnsanların genetiğinde tek eşliliğin olmadığını belirten Uçar bunu şöyle açıkladı: “Aslında insanın doğasında tek eşlilik yoktur. İnsanda bir hayvandır. Nasıl hayvanlar aleminde çok nadir bazı kuş türleri haricinde tek eşli olmak yoksa, insanlarda da yoktur. Tek eşlilik insanın doğasına uygun bir şey olsaydı kanun çıkarmaya gerek kalmazdı. Zina yasaklanmazdı. Bunu kanunlarla kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Boşanmaların en büyük etkeni aslında genlerimizdir.”
 
Son olarak çiftlerin çevreye karşı rol yaptığını ve zorunlu öğrenilmiş davranışlarla aşkını göstermeye çalıştığını söyleyen Uçar, ilişkilerin güzel anlarının tadını çıkarmalarını önerdi: “ Çiftler genel olarak oyun oynuyor. Öğrenilmiş kurallar var. Örneğin; erkek aşkını kırmızı gül, pırlanta yüzük ile anlatır. Bu öğretilmiş davranışlar sonucunda ilişkiler doğal olarak yürümüyor. Sonrasında da taraflar aşık oldukları kişi hakkında ağır suçlamalarda bulunabiliyorlar. Aşkta önemli olan o güzel duyguyu hissettikleri anı iyi yaşayabilmeleridir. Çok fazla geleceğe odaklanmamak lazım. Bütün ilişkilerin tükendiği, dibe vurduğu anlar ve çok dorukta olduğu anlar oluyor. Bu anların tadını çıkarmak gerekir.”
 
Güncelleme Tarihi: 15 Şubat 2017, 13:55
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER