Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


Bir Teknik Direktöre Mektup

Yayınlanma Tarihi : 02 - 11 - 2016 : 09:07
BEN HABER GAZETESİ 50. SAYI
 
 
 
Bu yazıyı ciddiye alır mısınız, ya da size okurlar mı bilemem ama ben futbol gözlemimi yazmakla mükellef olduğum için kaleme almak zorunda hissettim kendimi. Kulak arkası da yapabilirsiniz tüm Hollandalı teknik adamların yaptığı gibi.
Bir kere şunu başta söylemeliyim ki, içinde bulunduğunuz lig öyle pek bildiğiniz liglere benzemez ve siz bunu hala daha sindirememiş gibisiniz.
Oysa ben sizin Hiddink gibi bir ambalaj sanayi ürünü ile Advocaat gibi sınırlı sorumlu eğitmenlerden farklı olarak düşünmüştüm. İçinde bulunduğunuz lig bir savaş alanıdır, çok pas ve iyi top oynamak nadiren sonuca götürür.
Üç forvet oynamak Türkiye Süper Ligi için intihar gibi bir şeydir ve ancak çaktırmadan forvet sayınızı üçe ve belki de beşe çıkarabilirsiniz ama bunu açık açık dizerseniz, hele de iç sahada herkes sizden puan çalabilir.
Son üç sezondur ne kaybettiyse iç sahada kaybetti Galatasaray, çünkü savaşmıyor, baskı yapmıyor ve baskıyı en kötü biçimde uygulayarak; yaparmış gibi yapıyor.
Öne attıklarınız da savunmayı asla önden başlatmıyor.
Van Basten, Ruud Gullit, Denis Bergkamp denemedi bile.
Rijkaard’ın durumu malum.
Danny Blind ne halde görüyorsunuz.
En babası Van Gaal gittiği her yerden arkasından teneke çalarak gönderiliyor.
Siz ise; harika bir öğretmen, müthiş bir yetiştirici, ama sıradan bir teknik adam durumuna düşüyorsunuz gittikçe.
Size ülkenizin Ajax veya Eindhoven ayarında bir takımını verdiler, siz ise Ado Den Haag seviyesinde davranıp gol hayalleri içinde yüzüyorsunuz.
 
STRATEJİ SORUNUNUZ VAR
Maçtan önce kafanızda belli ki bir maç kurguluyorsunuz. 
Oysa ya geri düşüyor ya da iki öne geçiyorsunuz ama yine kafanızdaki sabit stratejinin dışına çıkamıyorsunuz.
Oyuna iki kişi atıp oyunu değiştirmek gibi bir supleksi göremiyorum sizde. Kafanızdaki dakikayı beklerken maç gidiyor ama sizde bir kıpırdanma bile göremiyorum.
Podolski’yi Yasin’le veya Sinan’la değiştiremezsiniz siz. Çünkü maç öncesi stratejik planlamanızda bu yok.
Ya da korkuyorsunuz Alman’ı kaybetmekten belki de.
Rakibin beklediği ve umduğu her şeyi yapıyor takımınız ama rakibin beklemediği bir şeyleri yapabilmek konusunda en ufak bir umut göremiyorum sizde.
‘Scneider içeri kat edip şut atacak’ formülüne karşılık rakipleriniz ‘yat önüne vuramasın’ çözümünü üretiyor ve sizin başka bir aktivite sunma ihtimaliniz yok.
‘Sayın Riekering bey’ bu lig sizi de ‘ham’ yapacak gibi duruyor.
Üstelik 50 bin kişilik toplulukların önünde.
 
İYİ İNSAN OLMAK YETMEZ
İyi biri olduğunuz yüzünüzden de belli oluyor, ama bu lig iyi insanların ligi değildir.
Siz adaletli olabilirsiniz ama sahada olmakta olanların adaletle hiç ilgisi yoktur.
‘Ne kadar iyi bir insan olursanız olun, ilk hatanızda en kötü insan olursunuz’ derler. Siz Beşiktaş maçını 2 öne geçip farklı hiçbir şey üretememekten ve tüm hamlelerde geç kalmaktan dolayı kazanamadınız.
İç sahada bu kaçıncı sıkıntıdır.
Aynı hatayı tekrar tekrar yapmanın ne demek olduğunu Aristo söylemiş zaten; benim hatırlatmama hiç gerek yok.
Sizi bir Başakşehir maçı bekliyor ki; ‘aman diyim haa..’
Daha şimdiden Aptullah Avcı kimin nerede oynayacağını ve ne kadar oynayacağını biliyordur ve önlemleri hazırlamıştır.
Sayın Riekering Bey.
Klasik Hollandalı görgüsünü ve sabit fikirliliğini bir yana bırakıp kadronuzu Türkiye koşullarına göre örgütlemezseniz ve savaştıramazsanız ve de tabelada geri düşmeyi sahada kurallara uygun bir kavgaya dönüştürerek reddedecek ve asla kabullenmeyecek adamları bir araya getiremezseniz haliniz dumandır.
Takımınız ‘kedi patileriyle’ oynuyor.
Oysa sizden beklenen ‘aslan pençelerini’ kullanmaları ve tırnaklarını dışarı çıkarıp Hollanda liginin yumuşaklığından kurtulmalarıdır.
Sağlık ve mutluluk dilerim.
Esen kalın..
 
 
MİLLİ MAÇ HAFTASI GELDİ YİNE
Voltaire’in çok güzel ve her zaman geçerli bir cümlesinden yola çıkıyorum. Der ki yazar ve düşünür; ‘Uzun bir tartışma, her iki tarafın da haksız olduğunun delilidir..’
Sizce de çok uzamadı mı milli konumuz?
Daha bir kısmını bile halledemeden önümüzdeki hafta yenisi geliyor ve tencereyi tekrar ısıtmaya başlayacağız.
Üstüne üstlük konuyu uzatanlara ayar ve flu olmayan bir açıklama beklerken çok uzun bir süre konuk olan sayın başkanımız mükemmel bir stratejiyle konuştu uzun uzun ama hiçbir şey söylememeyi başardı.
Bize anlattıkları Goethe’nin iyimserlik dersi gibiydi. Yani; bize ‘çiçeğin dikeni var diye üzüIeceğimize, dikenin çiçeği var diye sevineIim’ kabilinden bir ders verdi.
Oysa ben istersem yanlış düşünürüm ama her zaman kendi fikrimle ve sadece kendi zihnimle düşünürüm diyenlerdenim.
Daha bunları tartışamadan açıklama için öyle bir tarih seçilmişti ki; hemen ‘Hüseyin Göçek hangi kararları yanlış verdi’ ile ‘Galatasaray gerçekten ballı ve oynamadan kazanıyor’ algısını çoğaltmaya çalışan güdümlü medyanın peşine takılmış halde bulduk kendimizi.
Xanax’ı dayadılar bize.
Acilen morfini bastılar.
Bize düşen zorlukları karşılamak için iki seçenekten birini seçmekti.
Ya zorlukları değiştirecektik, ya da zorlukları değiştirmek için kendimizi. 
İkisini de sevmeyip oluruna bırakanlardan değilim ama maç ahalisinin öyle olduğunu görüp üzülüyorum.
Küsmek ise asla bir yol değil.
Oyuncağımızı eline alıp bozan ve kıran kocaman olduğunu sanan adamlar karşısında boynu bükük bir küçük çocuk gibi mahzunlaşmak ve küsmek istemiyorum.
Öylelerinden olmayı kendime yediremiyorum.
Çünkü şairin dediği gibi ‘Bir kez kaçar uçurtman, sonra gökyüzüne küser insan.’ olmak kısırlığına sıkışıp kalmayı kendime yediremiyorum.
Futbol denilen en çekici aracın ve kalabalıkları en kolay bir araya getirebilen ve sonra da birbirlerinin üstüne saldırtabilen sevimli oyuncağın güzelliklerinin sürekli kürtaja maruz kalmasını kendime yediremiyorum.
Er meydanıysa burası; orada dansözler istemiyorum.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABERLER
 
VİDEO HABERLER
Reklam


YAZARLAR

SOSYAL MEDYA


BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN