Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


Donmayan Kanlar Dikilmeyen Tüyler

Yayınlanma Tarihi : 11 - 04 - 2016 : 09:37
Konuşurken de, yazarken de abartılı lafları kullanmaktan kaçındığım gibi, gücümün yettiği abartı kullanıcılarını yüzlerine karşı eleştirdiğim de olur. 
Örneğin, dışarıdan içeri giren biri, dışarının sıradan soğukluğunu anlatırken bile “çok” lafını kullanırsa, gerçekten “çok soğuk” olduğunda nasıl bir anlatım cümlesi kuracağını sorarım. Ama artık abartılar bile sıradan hale geldiği için bu takıntım adeta yalama oldu. 
Ağzını açan “şok sözler, çarpıcı ifadeler, kan donduran olaylar, tüyleri diken diken eden gerçekler” diye söze başlıyor. Oysa o anlatımın bitiminde ortada ne şoke olan var, ne çarpılan var, ne de ekran başında kanı donmuş insanlar, ne de tüyleri dikelmiş dinleyiciler...
Geçenlerde elime geçen Moupassant hikayelerinden birini okurken, abartıya tepki konusunda arkadaş bulmaktan bayağı memnun oldum.
Yazarımız “tüyleri diken diken eden” lafının sıklıkla kullanılmasına tepki gösteriyor ve “ben size tüyleri diken diken bir olay anlatayım da, nasıl olurmuş görün” diyor.
İşte o hikayenin özeti.
Karşıda ırmakta iki adamla üç kadın çağrılıların gözleri önünde boğulmuştu.
General de G. dedi ki:
Evet... Böyle şeyler yürek oynatıcıdır; ancak tüyler ürpertici değildir. Bu eski deyim, korkunçtan çok daha fazla bir şey anlatır. Dünkü gibi korkunç bir kaza yürek oynatır, şaşırtır, dengeyi yitirtir, ama adamın aklını durdurmaz. Tüylerinin ürperdiğini duyması için insana yüreğinin hoplamasında, korkunç bir ölümün görülüşünden daha çoğu gerekir, gizemli bir titreme veya işitilmedik doğa dışı bir ürkü duygusu gerekir. Ölen bir adam, en acıklı koşulların içinde de bulunsa, tüyleri ürpertmez. Bir savaş alanı tüyler ürpertici değildir. Kan, tüyler ürpertici değildir. Bakın size, tüyler ürperticilikten ne anlaşılabileceğini iş başında öğreten bir örnek vereyim.
1870 savaşındaydı. Rouen’i geçtikten sonra Pont Audemer’e doğru çekiliyorduk. Ordu, şöyle bir 20 bin kişi bozguna uğramış, dağılmış, cesareti kırılmış, bitmiş 20 bin kişi, Havre’da yeniden düzene gerecekti.
Yer kanla örtülüydü, gece oluyordu. 24 saatten beri bir şey yenmemişti. Prusyalılar uzakta olmadıkları için asker hızla kaçıyordu.
Bütün Normandiya Ovası, çiftlikleri çevreleyen ağaçların gölgeleriyle beneklenmiş, esmerliğini kara, ağır ve uğursuz bir göğün altına sermekteydi.
 
Dinlenmeye duran ölüyordu
İnsanlar, kamburları çıkmış, iki büklüm olmuş, pis ve hatta çoğunun giysisi lime lime, yerden kalkmayan adımlarla karın içinde sürükleniyor, seğirtiyorlardı.
O gece korkunç bir don vardı. Avuçların derisi, dipçiklerin çeliğine yapışıyordu. Çok kez bir askerciğin artık kunduraya dayanamadığı için yalınayak yürümek üzere postallarını çıkardığını görüyordum. Adamcağız her bastığı yerde bir kan izi bırakıyordu, bir süre sonra da iki-üç dakika dinlenmek için bir tarlaya oturuyor ve artık kalkmıyordu. Her oturan insan ölmüş bir insandı.
Ve biz geri kalanlar, daha güçlüler, iliklerimize kadar donmuş, üzüntüden, bozgundan, umutsuzluktan bitmiş, özellikle o uğursuz kendini bırakma, sonuna gelme, ölme, yok olma kaygısıyla ezilmiş, bu gecenin, bu karın, bu soğuk ve öldürücü karın ortasında başlamış bir devinimin gücü ile ilerleyerek boyuna gidiyorduk.
Tuhaf, yaşlı, sakalsız ve kılığı gerçekten şaşırtıcı, ufak tefek bir adamı kolundan tutmuş iki jandarma gördüm.
 
Oğlunu arayan ana
Bu dar omuzlu, hileci gözlü, gerçekten garip bir adamdı. Karşımda o kadar şaşırmış duruyordu ki casus olduğundan artık ben de kuşku duymuyordum. Sonunda askerler onu kurşuna boğdu. Görevleri gereği yanımda duran iki jandarmayla ölünün karşısında yalnız kaldım. Üstünü aramak gerek dedim ve cebimden bir kutu mumlu kibrit çıkarıp uzattım. Erlerden biri ötekine ışık tutuyordu. Ölüyü yoklayan jandarma haber verdi: Üzerinde mavi bir bluz, beyaz bir gömlek, bir pantolon ve bir çift kundura var. İlk kibrit söndü, ikincisi yakıldı, adam cepleri tersine çevirerek yine başladı:
Boynuz saplı bir bıçak, kareli bir mendil, bir enfiye kutusu, bir tutam sicim ve bir parça ekmek... İkinci kibrit de söndü, üçüncüsü yakıldı, jandarma ölüyü uzun uzun evirip çevirdikten sonra “o kadar” dedi.
Ben “Soyun” dedim, belki koynunda bir şey buluruz...Kibritin hemen doğan ve çabuk sönen aydınlığında onların birer birer giysilerini çıkardıklarını, bu kanlı ve henüz sıcak et yığınını çıplak bıraktıklarını görüyordum.
Bir tanesi ansızın kekeledi:
Bu kadınmış komutanım...
İçimin ne acayip, sızlatıcı sıkıntı duygusuyla alt-üst olduğunu size anlatamam. İnanamıyordum, karın içine çömeldim. Ve biçimini yitirmiş bu pelteye baktım, evet kadındı.
İki jandarma şaşkın ve bitkin bir şey söyleyeyim diye bekliyordu. Ben ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum.
O vakit onbaşı ağır ağır:
Herhalde topçu eri olan ve haberi gelmeyen oğulcağızını arıyordu, dedi. Öbürü “her halde öyle” diye fikrini söyledi.
Çok korkunç şeyler görmüş olmama rağmen ağlamaya başladım ve ölünün karşısında bu dondurucu gecenin içinde, bu kapkara ovanın ortasında, bu gizin bu öldürülmüş adsızın önünde “tüyler ürpertici” deyiminin anlamını buldum.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABERLER
 
VİDEO HABERLER


YAZARLAR

SOSYAL MEDYA


BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN