Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


Siz de ''Hayırlı Bir Çılgın'' Olun

Yayınlanma Tarihi : 31 - 01 - 2016 : 10:16
Adı, Ahane Chiquinho Scarpa.
Brezilyalı zengin bir işadamı.
Scarpa sosyal medyada bir duyuru yapıyor:
Milyon dolarlık Bentley arabamı bir mezar açıp gömeceğim.
Çünkü Mısır firavunlarına özeniyorum. Öbür dünyada da Bentley'imi kullanmak istiyorum.
Tarih veriyor, herkesi davet ediyor ve bununla yetinmeyip, bizzat kazdığı mezarın fotoğrafları da sosyal medyada paylaşıyor.
 
Tahmin edeceğiniz gibi kıyamet kopuyor.
Adama sosyal medyadan söylenmedik laf kalmıyor. 
Pek çok kişi de, "deli bu adam" deniliyor.
Bizim Scarpa eleştirilerden hiç etkilenmiyor ve baskılara rağmen töreni iptal etmiyor.
Söylediği günde kalabalık bir gazeteci grubunun önünde tören başlıyor.
Araba mezara indiriliyor ve fotoğraf çekilirken, konuşmaya başlıyor:
"Milyon dolarlık Bentley'imi gömeceğimi söylediğim için beni kınadınız. Halbuki birçok insan benim bu arabamdan çok değerli bir şeyi sürekli toprağa gömüyorlar.
Kalpler, karaciğerler, akciğerler, gözler ve böbrekler toprağa gömülüyor.
Bu aptalca.
Dışarıda organ nakli bekleyen o kadar çok insan varken bu sağlıklı organları gömüyoruz.
Bu dünyadaki en büyük israf.
Bentley'im bununla karşılaştırıldığında hiç bir şey. 
Bir organdan daha değerli hiç bir şey yok, çünkü insan hayatından daha değerli bir şey yok.
Şimdi buradan tüm organlarımı bağışladığımı şu an resmen açıklıyorum..."
 
Peki bu "çılgınca" şey bir işe yarıyor mu?
Yaramaz mı?
Bir ay içinde organ bağışları tam tamına yüzde 31,5 artıyor! 
Bu çılgın adamı, çılgınca alkışlıyorum.
Sizi de, varsa lüks arabanızı mezara gömmeden, sizin için bir anlamı kalmadığında hepsi ayrı ayrı birer servet olan organlarınızı toprak olmadan, bekleyen insanların kullanabilmesi için bağışlamanızı rica ediyorum.
Yani çılgınlık yapmaya davet ediyorum.
 
 
İsteğinizi Yerine Getiriyorum
Pazarlık Köşesi'ni düzenli okuyan bir dostum uyardı:
"Biraz daha tebessüm edeceğimiz konulara değin, böylece hiç olmazsa haftayı biraz neşeli kapatalım" dedi.
Her pazar, az düşündüren ama çok gülmece, güldürmece yazıyorum ama demek ki yetmiyor.
İstek olunca çalmak şart.
Okuyucu velinimettir.
Hele bugünlerde, o kadar az kaldınız ki; ne isterseniz yapmak zorundayım.
Tatilinizin bu anını, bir başka dostumun yolladığı bir fıkra ile neşelendirmek istiyorum.
Dilerim azıcık tebessüm ettirebilirim.
 
 
Pazar günü Bay Murph'yi kasabanın kilisesinde gören papaz çok şaşırır; çünkü Bay Murphy hayatında hiç kiliseye uğramamıştır.
Ayinden sonra onun yanına gelir ve şöyle der:
"Murphy, seni kilisede görmekten çok memnun oldum; ama seni buraya neyin getirdiğini merak ettim doğrusu..."
Murphy yanıtlar:
"Sana yalan söylemem doğru olmaz. Bir süre önce, çok ama çok sevdiğim şapkamı bir yerlerde bırakmıştım ama nerede bıraktığımı bir türlü hatırlayamıyordum.
Bay McGlynn'in de aynı şapkadan giydiğini ve her pazar kiliseye geldiğini biliyordum. Ayinde şapkasını çıkarması gerektiğini de biliyordum ve herhalde kilisenin arka tarafındaki askıya koyar diye düşündüm. Yani, duadan sonra, ayin başlamadan kiliseden ayrılmayı ve o sırada McGlynn'in şapkasını aşırmayı planlamıştım."
Papaz; 
"Ama görüyorum ki bunu yapmamışsın" dedi ve sordu:
"Neden fikrini değiştirdin?”  
Murphy yanıtlar:
"Sizin verdiğiniz vaaz’ınızı dinlerken aniden anladım ki, aslında McGlynn'in şapkasını çalmak zorunda değilim"
 
Gözü yaşaran papaz yüzüne yayılan dostça bir gülümsemeyle Murphy'ye bakar ve şöyle der:
"Bunu duymak ne kadar güzel! Yani benim konuşmamın 'çalmayın' bölümünü dinledin ve çaldığın takdirde cehennemde başınızı yakacak o şapkadan vazgeçtin..."
Murphy başını yavaşça iki tarafa sallayarak konuşur:
"Aslında pek öyle olmadı; konuşmanızın 'zina yapmayın' bölümünü dinlerken, şapkamı nerede bıraktığımı hatırlayıverdim birden!.."
Neşeli ve bol tebessümlü bir hafta sonu dilerim (nasıl oluyorsa?)
 
Askerlik Anım ve Çağrışımı
Biz erkeklerin askerlik anıları anlata anlata bitmez.
35'inde başlarız anlatmaya.
45'inde de, 60'ında da, yaşarsak 80'de bile anlatmaya devam ederiz.
Bendeniz 2.5 ay bedelli, Narlıdere istihkamda yaptım vatani görevimi.
Nöbet tutmadan, elime silah almadan başladı ve bitti...
Alayda bir komutanımız vardı, birlikler sık sık alarma geçirilir, arazide toplanmaları istenirdi.
Komutan teftişe gelir beğenmezse disiplin cezası uygulardı.
İsmi bende kalsın, rahmetli oldu, bu komutanımız cebinde tebeşirle gezer, hatasını gördüğü rütbeli kişilerin sırtına elindeki tebeşirle "28" yazardı.
Bu rakam, kişisel yetkisi ile sorgusuz sualsiz verebileceği en yüksek sayılı hapis cezası idi.
Birliğimizde çok sevilen ve özel bir astsubay vardı.
Tapardık kendisine.
Bir alarm gecesinde, birlik henüz kendisine planlanmış araziye dağılma aşamasında iken,
komutan bu çok kıdemli astsubayın bir davranışı beğenmemiş ve sırtına "28" yazmıştı.
Belli ki adamcağız askerlik yaşamında belki de ilk kez ceza alıyordu.
Hepimizin içinde döndü ve komutana şöyle dedi:
"Komutanım, siz ya sayı saymayı bilmiyorsunuz, ya da hiç hapis yatmamışsınız!.."
 
Bugünlerde gazeteleri okurken sık sık aklıma bu sözler geliyor.
Doğru ya da yanlış, şöyle düşünüyorum:
Bence;
Diplomasını eline alan bir doktoru, öncelikle en az bir hafta bir hasta koğuşunda yatırmak gerekir.  Böylece hastane duvarlarının ne anlama geldiğini, yatağa yatırılmış bir kişinin sağlıklı olsa bile nelere gereksinim duyacağını ancak böyle anlayabilir diyorum.
 
Hukuk fakültesini bitiren öğrencilere de en az bir hafta sebepsiz sualsiz tutuklanma cezası verilirse, hapishane koşullarını yaşayarak öğrenirler ve ileride verecekleri tutuklama ve hapis cezalarında kişisel deneyimlerinin yol göstericiliğini daha iyi değerlendirirler diye düşünürüm.  Yani hem sayı saymayı ve hem de hapiste yatmanın ne olduğunu bilerek cübbenin hakkını verirler diyorum.
 
Polis okulunu bitiren gençlere de bence birkaç günlük gözaltı işlemi yapılmalıdır.
Kapalı kapılar arkasında en azından insani ihtiyaçların neler olduğunu doğru değerlendirmeleri için.  Tuvalete gitmek özgürlüğünü, aç kalınca bir simit almak ve yanında bir demli çay içebilmek keyfini anlayabilmeleri için kanımca bu sınavdan geçmeleri gerekir.
 
Bir de hukuk hocalarımız var.
Sürekli sıradan tutukluluk halinin doğru bir yargısal çözüm olmadığını ifade ediyorlar.
Bugün henüz haklarında açılacak dava bile belli değilken halen tutuklu olarak hapiste olanları; kim olursa olsun içime sindiremiyorum.  
Sormak istiyorum; bu kararları veren savcı ve yargıçları acaba demeçlerini okuduğumuz hukuk hocaları mı eğitti, yoksa başka birileri mi?
Ne dersiniz?
 
 
Gülmek Yaşamakmış...
Arzu Kök yazmış.
Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmiş.
Önce köyün mezarlığına girmiş, çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyormuş.
Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki sayılara takılmış.
Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 gibi birbiriyle hiç bir bağlantısı olmayan sayılar yazılıymış.
Düşünmüş, taşınmış bu sayıların anlamını bir türlü çıkartamamış.
Köyün en bilge kişisine sormuş:
"Nedir bu sayıların sırrı Allah aşkına?..."
"Bu sayıların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?...”
bilge kişi gülümsemiş;
"Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız. Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra o düğümleri sayar, düğümün sayısını yazarız mezar taşına..."
Bilge kişi karşısındakinin hiçbir şey anlamadığını görünce devam etmiş:
"Böylece onun ne kadar yaşamış olduğunu anlarız..."
 
 
Acaba böyle bir gelenek bizim yaşadığımız topraklarda olsaydı mezar taşlarına yazılan sayılar ne olurdu diye düşündüm.
Sonra kendim cevapladım soruyu yine.
Çünkü bizim topraklarımızda gözlerini dünyaya açanların çoğunun kaderi hemen hemen birbirine benziyor ve ne yazık ki çoğu bir kere bile doyasıya gülemeden çekip gidiyor bu dünyadan.
Size soruyorum?
Bir düşünün bakalım o gelenek bizim için geçerli olsaydı; mezar taşınıza kaç rakamını yazardınız?
 
Üşenmeyin; Mektup Yazın, Mektup...
En son ne zaman mektup yazdınız?
Hatırlamıyorsunuz değil mi?
Haklısınız.
Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte iletişim o kadar hızlandı ki, şimdiki gençler aşk duygusunu bile tam yaşayamaz oldular.
Neden mi?
Benim için aşk özlemektir.
O özlemle hayaller kurmaktır.
 
Ne yazık ki bugünkü nesil, hemen aşık oldum deyip karşısındaki insanı tam tanıyamadan
evleniyorlar.
Çok geçmeden de boşanıyorlar ve ortaya analı, babalı yetimler çıkıyor...
Acizane tavsiyem şudur:
Sevgili gençler; birbirinize üşenmeyin mektup yazın!..
Yaşım altmış..
Ama, 17 yaşındayken platonik aşk yaşadığım kızlara yazdığım mektupları okudukça gülümsüyor, heyecanlanıyorum.
 
İlk aşkımı anlatmıştım.
Karataş/Asansör'de komşumuzdu.
Bu aşk ilk başta o kızın güzelliğine vurulmamla başladı.
Ama Kız Lisesi'nde yatılı okuyordu.
En iyi iletişim mektup yazmaktı.
Sürekli mektuplaşırdık.
Ruhunun derinlik ve inceliklerini öğrenmek için satır satır o mektupları defalarca okurdum.
Yüzünün güzelliğiyle başladı ama sonra ruhunun güzelliğine de aşık oldum.
Üşenmeyin lütfen siz de yazın.
İnanın onu mektuplaşarak daha iyi tanıma fırsatı yakalayacaksınız.
 
 
Duru.. Durun...
Teknolojiyi bırakıp kağıt kalemle yazıp postayla gönderelim, demiyorum.
Mektupları Word’de yazalım. Sevdiğimizin e-mail adresine o word dosyasını ekleyip
gönderelim.
Hard diskimizde 2 tane klasör açalım.
Word dosyalarını arşivleyelim. Tavsiyem C değil, D hard diskinde oluşturun, çünkü formatlamak
gerektiğinde genelde C siliniyor.
Klasörün biri "Sevdiğime mektuplar", diğeri de örnek olsun diye yazıyorum; "Aşkımdan gelenler" olabilir.
Ondan sizin mail adresinize gelen mektupları da burada saklayın.
 
Bir mektubun sıcaklığını anlatmak için bir şehit kızının babasına yazdığı mektubu paylaşmak istiyorum:
Sevgili Babacığım,
Yıllar yıllar geçiyor, her şey değişiyor, her şeyden öncede ben değişiyorum. Değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş ya…
Ama benim hayatımda hiç değişmeyen ve asla değişmeyecek olan tek ve en acı gerçek; SENİN
KAYBIN...
Yoksun baba; yanımda, tenimde, saçımın telinde yoksun. Kalbimde, ruhumda, beynimde olsan da yaşamımın hiçbir anında, hiç bir üzüntümde, hiç bir mutluluğumda, hiç bir sevincimde, hiç bir hayal kırıklığımda sen yoksun.
Varlığın, bedenin yok. Elbette ki her şey maddesel olarak var olmak değil, ama ben seni hiç tanımadım ki!
Gülüşünü, konuşmanı, sesinin tonunu, kahkahanı hiç görmedim, duymadım ki!
Hep düşünüyorum yanımda olsaydın ağzından "yavrum, kızım" sözcükleri nasıl çıkardı?
Bu duygu dolu sözler benim yüreğimi nasıl ısıtırdı?
İnsanların nefret ettiği sözcükler olur mu?
Benim var: BABA...
Çünkü ben bu sözcüğü "hiçbir zaman" doya doya, dolu dolu söyleyemedim.
Bunu duyacak, gözlerinin içi gülecek ve beni çok büyük bir sevgiyle kucaklayacak bir babam olmadı hiç!
Evet tüm bunlar benim üzüntülerim, yokluklarım. Ama tüm bu büyük acının yanında bana en büyük onuru, şerefi yaşattın: BEN BİR ŞEHİT KIZIYIM.
Bugün ölümünün tam 10.yılı.
Şu anda yanında, sevgi dolu kucağında olamasam da tam baş ucundayım.
O soğuk mezar taşının tozunu ellerimden ateş çıkarcasına yıkıyorum babacığım.
 
 
Gittin baba, gittin.
Ben daha üç yaşındayken, seni sevmeye, tanımaya başlarken… 
Ben karısını, minicik bebeğini vatanı için bir yana bırakan, canını vatanına feda eden, cesur, yiğit, yüreği vatan sevgisiyle dopdolu gencecik bir üsteğmenin kızıyım.
Ağlamamalıyım...
Senin ak saçlı bir dede olduğun günleri hiçbir zaman göremeyeceğim; ama sen benim anılarımda, hatıralarımda hep o yakışıklı, gururlu, cesur ve gepgenç üsteğmen olarak kalacaksın.
Bu, çok onur verici baba!
Bir tek kez seni görüp seninle tanışma ve konuşma şansına sahip olsaydım sana sadece teşekkür etmek isterdim. Annemi ve beni senden yoksun bıraktın; ama bana da, çocuklarıma da, torunlarına da inanılmaz bir gurur yaşatan ve yaşatacak olan "ŞEHİTLİK" unvanını kazandırdın.
Teşekkür ederim babacığım, teşekkür ederim…
Begüm ÖZCAN
YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABERLER
 
VİDEO HABERLER


YAZARLAR

SOSYAL MEDYA


BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN