Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


Bu da Geçer Ya Hu...

Yayınlanma Tarihi : 10 - 01 - 2016 : 09:43
Sizi bilemem ama, bu sözü çok severim.
Hatta Atatürk'ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya'daki konutunun duvarına astığı "biricik hat" yazısının "Bu da geçer ya hû" olduğu söylenir.
Yaşamımda bu sözcüğe sığındığım, söyleye söyleye kendimi sakinleştirip teselli ettiğim çok olmuştur.
Size de tavsiye ederim.
Örneğin, ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin'de yaptığı bir konuşmada bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiştir: 
"Doğu'da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş.
Bulmuşlar; 'Bu da geçer!..'
Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir..."
 
 
Abraham Efendi doğru söylemiş.
Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi'ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kâğıda "Bu da geçer yâ Hû" yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. 
Böylece, halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, "Mütareke Dönemi"nin bir simgesi olur.
 
 
Bu söz, "sabır ve tahammül"e büyük gereksinim duyulan günlerin kurtarıcı sözüdür.
Eh bugün kişisel olarak değil ama, ülke olarak "Bu da geçer Ya Hû", demenin tam güncelliğini koruduğu günlerdeyiz.
O yüzden arkadaşlar siz siz olun, bu lafı sürekli söyleye söyleye teselli edin kendinizi.
Yani, enseyi karartmayalım arkadaşlarım.
Nazım Hikmet'in dediği gibi: "Elbet bitecek güneşe hasret bu günler!.."
Bir ekleme de benden...
Yaşadıklarımıza merhum ozan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şu kısa şiiri uygun düşer diye düşünüyorum:
 
Korkuluğun Korkusu
"Sen korkutursun
Küçücük kuşları
Bahçelerde sabahtan akşama dek
Ama gelince kocaman gökler geceleyin
Üstüne doğru
Senin korktuğunu duyarım."
 
 
Artık bu hayatın yükünü kaldıramıyorum diyorsanız?
Son günlerin hepimiz için iyi geçmediğini biliyorum.
Nereden derseniz; kendimden, iş kolumdam, bizim sektörden.
Şayet siz de;
"Artık bu hayatın yükünü kaldıramıyorum",
"Üzerimde o kadar çok iş, o kadar çok baskı var ki, tarif edemem",
"Çok sıkıldım ve bunaldım",
"İntihar etmeyi kaç kez düşündüğümü bir bilseniz" gibi cümleleri son zamanlarda söylüyor ya da sık duyuyorsanız, şimdi beni iyi dinleyin.
 
 
Buca mühendislikten sıra arkadaşım Burak ile geçenlerde bir davette karşılaştık.
Uzun yıllar birbirimizi görmediğimiz için öpüştük, sarıldık.
Yakın zamanda babasını yitirmiş.
Kriz nedeni ile de işleri ters gitmeye başlamış.
Mahzundu, yorgundu ve bitkindi.
Ölüm, ekonomik zorluklar, insanlarla arasındaki olumsuz ilişkiler nedeniyle tıkanma noktasına gelmişti.
Çoğumuz gibi.
 
 
"Hocam, nedir benim derdimin çaresi?" diye sordu.
Kısa bir sohbette Burak’a ne diyebilirdim ki?
Belki bir daha görüşme imkânım olmayan birisine çok az bir zaman diliminde nasıl umut aşılayabilirdim? 
Ama birden aklıma bir öykü geldi.
Burak’ın sorunlarını çözemesem de ona bu sorunlara bakacak yeni bir bakış açısı sunabilirdim. Başladım anlatmaya:
 
 
Eski zamanların birinde hayattan pes etmiş bir adam varmış. Sıkıntılarına çare bulamaz olmuş. Hiç kimse onun derdine deva bulamamış.
Köyün birindeki bir pir-i fani bu adama bir bilgeyi önermiş.
"Biraz ters gibi görünür amma sana hayatının dersini verir. Âlimlerin yıllarca öğretemediğini kısa sürede öğretiverir" demiş.
Sormuş soruşturmuş bilgenin evini bulmuş. Bilgenin yanına varmış. Önünde diz çökmüş;
"Efendim!.. İçimde ve hayatımda öyle sıkıntılar var ki anlatamam" demiş.
Anlatamam demiş amma uzun uzadıya da anlatıvermiş.
Bilge hiçbir şey demeden dinlemiş. Sonunda:
"Git bakkaldan iki tane yarım kiloluk tuz al da gel" demiş.
Derviş, bilgenin niyetinin anlamamış. İçinden, "Ne alaka!.. Ben derdimi anlatıyorum adamın dediğine bak. Adamın kafası tuzda. Herhalde kendi işini gördürecek bana" diye söylenmiş.
Ama çaresiz bakkala gidip tuzu alıp gelmiş sonunda.
Birazcık hışımla bırakmış bilgenin önüne.
Bilge önünde duran bir tas suyu göstererek, "Şimdi bu tuzlardan birini bu tasın içine boşalt ve karıştır, sonra da iç" demiş.
Adam öfkelenmiş. Bilge iç diye ısrar etmiş, "Derdine çözüm bulmak istiyorsan iç, yoksa bırak git" diye sert çıkmış. 
Adam mecburen içmiş çorak suyu ama içmesiyle ağzından püskürtmesi bir olmuş.
"Nasıldı?" diye sorunca Bilge, "Nasıl olabilir ki, çorak tabi ki" diye de cevap vermiş.
 
 
Bilge yüzünde hafif bir gülümseme ile "Beni takip et" demiş.
Varmışlar berrak bir göl kenarına. Bilge "Şimdi diğer tuzu göle boşalt" demiş.
Adam şaşkınlık içinde denileni yapmış. "Eğil ve gölden de su iç" diye devam etmiş bilge.
Biçare adam denileni yapmış. Eğilip gölden su içmiş.
Bilge gülümseme ile; "Bu suyun tadı nasıl peki?" diye sormuş.
Adam "Gayet güzel, sade ve leziz" diye cevap vermiş. Bunun üzerine bilge:
"Hayat da böyle evlat. Senin sıkıntıların da tuz misali. Zaman olur bu sıkıntıları azaltamazsın. Miktarını düşüremezsin. Sıkıntıyı çekmek zorunda kalırsın. Lakin yapabileceğin bir şey var:
Duygularını, düşüncelerini geniş tutmak. Bakış pencereni genişletmek. 
Çünkü aynı tuz bir tas içinde sana sıkıntı verirken bir göl içinde etkisini bile gösteremez..."
 
 
Benim Burak, hikayem karşısında biraz duraksadı.
Umudum, sıkıntıya odaklanmak yerine, hayatının geneline, geçmiş ve geleceğe, tüm duygularına ve tüm düşüncelerine yönelerek bakış açısını genişletmesiydi.
Burak bir şey demedi. Sadece teşekkür etti gitti...
Şimdi ne yapıyor; hala ölümü son çare olarak mı görüyor, yoksa anlattıklarımdan etkilenip, yaşama dört elle mi sarılıyor bilemiyorum.
Ama siz siz olun;
Sıkıntıları merkezinize almayın.
Bir sineği gözüne yaklaştıran insan bir süre sonra sinekten başka bir şey göremez olur.
Unutmayın, hayatta neye baktığımızdan ziyade, nereden baktığımız önemlidir.
Peki siz nereden bakıyorsunuz hayata?
 
 
LİDER AMA...
Hikaye bu ya, adamın biri rüya görür ve tabirciye gider.
Tabirci adamın yüzüne baktıktan sonra;
"Sen birgün milyonlarca insanın ölümüne sebep olacak bir şey yapacaksın" der.
Adam bunu duyunca dünyası yıkılır ve intihar etmeye karar verir.
En yakın tren yoluna giderek raylara oturup treni beklemeye başlar.
O anda rayların üzerinde oynayan bir çocuk görür, trenin de geldiğini farkedince intiharı unutup, koşarak çocuğu kucaklar ve onu raylardan uzaklaştırır.
Sonra da ölümden kıl payı kurtardığı çocuğu azarlar:
"Oğlum buralarda oynamanın çok tehlikeli olduğunu bilmiyor musun?" der, sonra onu korkuttuğunu düşünüp gönlünü almaya çalışarak başını okşayıp sorar:
"Adın ne senin oğlum?"
Çocuk sakin bir sesle adını söyler.
"Adolf..."
 
 
Neden ben?
Efsane Wimbledon'un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi...
Hayranlarından biri sordu;
"Allah böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?"
Arthur Ashe cevap verdi..
"Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Allah'a "Neden ben?" diye hiç sormadım.
Şimdi sancı çekerken, Allah'a nasıl "Niye ben?" derim?...
Siz siz olun;
Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı.
Zorluklar güçlü.
Hüzün insanı insan yapar.
Yenilgi mütevazı....
O'nun için Allah'a asla "Neden ben?" diye sormayın.
Çünkü; ne olacaksa olur...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABERLER
 
VİDEO HABERLER


YAZARLAR

SOSYAL MEDYA


BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN