Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


Kız Babaları İçin

Yayınlanma Tarihi : 22 - 03 - 2015 : 10:23
Oğlan anneye, kız babaya düşkün olur derler ya, bugün iki kız evladı olan baba olarak, kızları olan tüm babalar için yazmak istiyorum.
Nereden çıktı bu muhabbet demeyin?
4 Nisan'da dört ayını dolduracak olan Derin Bebek mışıl-mışıl uyurken aklıma geldi.
Büyük kızım Hande 33'lü yaşlarda.
Evli ve Barselona'da yaşıyor.
Küçüğü Derin henüz bir bebek.
Büyüğünden de edindiğim deneyimle bir baba ve kızı arasındaki ilişkiyi kronolojik olarak yazmaya karar verip bilgisayarın başına çöktüm.
Becerebildim mi bilmiyorum.
 
Doğduğu an:
Baba: Ne kadar güzel. Gözleri de ne çok bana benziyor.
Kızı: Gözlerini ayıramayan bu adam babam olsa gerek.
5 yaşında:
Baba: Prensesim benim, güzel kızım. Söyle baban sana ne alsın?
Kızı: En çok babamı seviyorum. Babam niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun. Başkasını sevmesin
10 yaşında:
Baba: Gittikçe yaramaz oluyor kime çekti bu kız?
Kızı: Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi bir erkekle evleneceğim.
15 yaşında:
Baba: Ne kadar çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, sanırım daha sert olmalıyım.
Kızı: Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum. Bana baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?
20 yaşında:
Baba: Artık sözümü dinlemiyor, benden giderek uzaklaşıyor. Uzun zamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda. Galiba kızım elden gidiyor...
Kızı: Her dediğime alınıyor, beni bir türlü anlamıyor. Evden ayrılıp, kendi hayatımı kurmalıyım. Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık.
25 yaşında:
Baba: Bir gün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor. Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi birde kocası var. Prensesim beni terk ediyor.
Kızı: Böyle bir günde o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum, kendi hayalindeki damat değil ya; bu yüzden yapıyor. Sanki birlikte yaşayacak olan o.
30 yaşında:
Baba: Çok az görüşüyoruz. Daha sık bir araya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulup da bize gelemiyorlar ki?
Kızı: Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi. Hafta sonu onlara sürpriz yapmak en iyisi.
40 yaşında:
Baba: Kızım beni yetersiz görüyor. Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim. Anlayamadığı her şeyi bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor.
Kızı: Babam giderek çocuk gibi davranıyor. Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil. Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat olamadım...
45 yaşında:
Baba: Kızımın mutlu bir yuvası var. Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum
Kızı: Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim. Allah’ım ne olur onu benden alma.
50 yaşında:
Baba: Dünyada mutlu kal kızım.
Kızı: Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım. Şimdi ben kime danışacağım. Kim yardım edecek bana? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol. Ve hep yanımda olduğunu hissettir, ne bileyim ben, arada sırada işaretler yolla mesela. Ah babacığım! Sensiz nasıl yaşayacağım?
55 yaşında:
Kızı: Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım. Keşke seni hiç demeyeceğim, çünkü, "keşke" lerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum.
Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok ama çok pişman olduğumu bil olur mu?
Seni seviyorum ve özlüyorum babacığım...
The End...
 
 
Hipnoz ve Ben
Sizde de uyku bozukluğu mu neymiş, böyle bir illetten müzdarip misiniz?
Çünkü bana öyle dediler.
Aptal falan deseniz de aldırmam.
Aslında böyle bir hastalığım yok. Ama kimse inanmıyor.
Çünkü;
Uyuduğumda tam uyuyorum.
Uyuyamadığımda da hiç uyumuyorum...
Neyse, sevgili karım; Dünyanın En güzel 2.Kadını Meltem Hanım'ın" ısrarı sonucu, "uykusuzluğun ilacıymış" diye hipnoz uygulamasına gittim.
Bana önce, hipnoza ilişkin inanç sahibi olmamı sağlamak için ilgili bir kitap verdiler.
Bunu mutlaka okuyacakmışım, inanırsam tedaviye başlanacakmış.
Okudum...
Meltem Hanım başımda "başçavuş" gibi, zaten okumamak mümkün değil.
Bir de sorgu-sual var.
Her sorduğunda papağan gibi, "inandım" demeden yakamı bırakmıyor.
Bir muayenehanede on kişi kadar toplu halde oturduk, doktorun (bu arada hipnozu yapan doktorun tıp doktoru olmadığını, diş hekimi olduğunu ve diş hekimlerinin hipnozitörler arasında hatırı sayılır bir çoğunlukta olduklarını öğrendim) iyice mayalanmış bulunan hastalarını hipnoza tabi tutmasını izlemeye başladık.
Mayalanma "hipnoz yapan" doktorun kullandığı bir tabir.
 
 
Aslında yanlış adrese geldiğimi, hipnoz için başvuran hastaların büyük bölümünün "korku"larını yenmeye çalıştıklarını öğrenmemle anladım.
Uzatmayayım, sıra benim "hipnoz seansı"na geldi.
Bu uygulamada doktorla yalnız kalıyorsunuz.
Doktor gözlerimi kapamamı söyledi ve uyumamı istedikten sonra arada sırada yüzümü okşamaya başladı.
Ertesi sabah beşte uyanmamı ve uyanır uyanmaz bir akide şeker yememi, güne başlamamı, gece de on bir oldu mu uykumun geleceğini, deliksiz uyuyacağımı söyledi.
 
Açıkçası pek bir şey anlamadım.
Oysa hipnoza inanarak güçlü bir irade ve istekle gitmiştim.
O ara, 10 sene kadar evvel J.Mario Simmel'in "Papaz Her Zaman Pilav Yemez" romanında hipnoza direnen bir hasta ile doktorunun arasında geçen ve doktorun hastanın tüm direnmelerine karşı geliştirdiği taktiklerin anlatıldığı bölümler aklıma geldi.
Bunu doktora söyledim.
O hipnoza girdiğimi, dediklerini yapmamı söyledi ve ücretini rica etti.
 
Eve dönerken bakkaldan yıllardır ağzıma koymadığım o şekeri aldım.
Sabah beşte kalktım, zaten yeni yattığım için kalkmam zor olmamıştı.
Hipnozun başarısı, doktorun söylediği şekerlerden yiyip yemememle test edilecekti.
Sabah şeker yemek hiç adetim değildir.
İstesem de yiyemem çünkü Tip 2 diyabetim. Şeker mazallah tavan yapar.
Ama yiyecek olursam hipnoz başarıya ulaşmış demekti.
Merak ediyorsunuz değil mi?
Yiyemedim.
Canım istemedi, içimden bir dürtü de gelmedi.
Belki, şeker yerine şöyle tazecik bir gofret deseydi afiyetle yerdim.
Gece on bir olduğunda uykum gelmek şöyle dursun kendimi son derece zinde ve enerjik hissediyordum.
O geceyi uyumadan geçirdim ve ertesi gün kişisel hipnoz defterimi kapattığımı sevgili karım Meltem Hanım'a büyük bir gurur ve zevkle söyledim.
O şaşkın şaşkın suratıma bakarken, ben keyiften kıs-kıs gülüyordum!..
 
 
Eeeeeeeeeeeeee, diye soranlarınıza söyleyeyim.
Şimdi saat on bir olduğunda alıyorum elime bir Teksas-Tommiks-Red Kit-Conan-Teks-Zagor ve onun gibi resimli çizgi romanları, yemin ederim ki 20 dakikayı bulmadan gözlerim kapanıp, derin bir uykuya dalıyorum.
Tavsiye ederim, siz de deneyin.
 
 
Çanakkale'de En Önemli Gün 24 Nisan'dır
Bu yıl 24 Nisan’ı Türkiye Cumhuriyeti Devleti de unutmadı, anma ve kutlama kararı aldı.
Çünkü nicedir "Ermeni Diyasporası" anıyordu.
Ermeniler’in niye Van İsyanı günü olan 14 Nisan’ı değil de, 24 Nisan’ı anma günü olarak seçtiklerini anlamak zor.
24 Nisan’da "Büyük tutuklama" yapıldı da ondan diyorlarmış.
Oysa Le Matin Gazetesi’nin Londra kaynaklı haberlere dayanarak yazdığına göre, 24 Nisan’da İstanbul’da bir "Ermeni Komplo"su ortaya çıkarılmış ve 250-400 arasında Ermeni ileri geleni tutuklanmıştı.
Tutuklananlar arasında 1888'de Hınçak Cemiyeti'nin kuruluşunda rol alıp Sultan Hamit'e karşı 1890 Kumkapı ve 1894 Sason İsyanları'nı düzenleyen ama 1908’de milletvekili seçilen Hampartsum Boyacıyan gibi eski milletvekilleri de vardı, gazeteci, yazar, doktor, eczacı ve tüccarlar da.
Aram Andonyan gibi "Müdafaa-i Milliye Cemiyeti" üyesi olanlar da.
 
 
Aynı günlerde Rus Çarlığı orduları Artvin’den girmiş Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemekteydiler.
Fransızlar ile İngilizler, bir yandan Suriye, Mısır, Basra ve Mezopotamya’da Türk orduları ile çatışırken, öte yandan Çanakkale’den geçerek İstanbul’a ulaşmak istiyorlardı.
Gerçi 1915 yılı başında "Türkiye Artık Yok" diye haberler yaymışlar ama bir türlü Çanakkale’yi geçip İstanbul’a ulaşamamışlardı.
Onlar için "Çanakkale" gerçek bir onur sorunu olmuştu.
Nasıl olur da "Hasta adam" bu denli direnebilirdi.
Kaldı ki "öldü" diye ilan da edilmişti.
 
Türk ordusu bölük bölük, tabur tabur, alay alay öldürülüyordu.
Dağ taş ceset dolu, dereler kan akıyordu.
Cephe’de 24 Nisan gecesi nasıl geçti bilinmez, ama 25 Nisan sabahı müttefikler saat 7’de Conkbayırı’na ulaştılar.
Saat 8’de Türk Ordusu Kanlısırt üzerinden taarruza geçti.
9.30’da Mustafa Kemal kendi inisiyatifiyle Kocaçimen’e getirdiği 57’inci Alay’a tarihsel komutunu verdi:
"Taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum..."
Ve Mehmetçik ölüme uçmaya başladı.
Uçanın yerine sanki topraktan Mehmetçik fışkırıyordu.
Toprağı sıksan "şehadet" fışkırıyordu.
24 Nisan’ın Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki yeri budur.
Anlamı da budur.
Bugüne değin hep 18 Mart’la yetindik durduk.
Ama asıl kutlanması gereken 24 Nisan'dır.
Çanakkale bir "Dünya Savaşı"nın dönüm noktasıdır diyorsak.
24 Nisan da en büyük anma günüdur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABERLER
 
VİDEO HABERLER


YAZARLAR

SOSYAL MEDYA


BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN