Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


“Sarı Sendikacılık” Üzerine...

Yayınlanma Tarihi : 22 - 05 - 2014 : 11:35
Başlıktaki deyim, günümüz gençlerinin “bu da ne?” diyebileceği kadar eskidir. Toplumsal düzenini oturtmuş, vatandaşları tüm demokratik haklarını sonuna kadar kullanan ülkelerde hala güncelliğini korusa da, 1980 askeri darbesinden bu yana kademe kademe bir gerileme içinde olan ülkemizde sendikacılıkla birlikte “sarı sendikacılık” da tarihe karışmıştır.
 
“Sarı sendikacılık”ın anlamı; işverenle işçi örgütü olan sendika temsilcilerinin, kapalı kapılar ardında işçi aleyhine anlaşmaya varmasıdır. 
1980 darbesi sonunda “Türkiye’ye yeni düzen getirme sevdası”na düşen Kenan Evren ve arkadaşları, Türk işçisinin 1963 yılında rahmetli Bülent Ecevit’in çalışma bakanlığı sırasında Türk işçisinin kazandığı örgütlenme ve sendikal haklarını bağırta bağırta elinden almıştır.
 
Şu anda Türkiye’de sendikacılık var gibi görünse de, bir işçinin veya bir işçi grubunun sendikalı olabilmesi, işsizlik, açlık dahil bir çok şeyi göze alabilmesi anlamını taşımaktadır.
 
Evde eşi ve çocukları ekmek bekleyen işçiler için de böylesine bir “macerayı” göze almak olası görünmemektir. Türkiye’de sendikacılık günümüzde sadece devlet kurumlarının bazıları ile belediyelerde, çak az sayıda da özel sektörde vardır.
 
Dolayısıyla 12 Eyül’de en ağır darbeyi alan kesim, çalışanlardır. O ağır darbenin üzerinden tam 34 yıl geçmesine rağmen, çalışanların örgütlenme, sendikalaşma hakkından hiçbirisi geriye dönmemiştir. 
 
Bu konuyu sürekli gündemde tutmak, istekte bulunmak durumunda olan günümüz sendikacıları ise hayatlarından memnun görünmekte, işçiye dönüş yolları kapatılmış aidatlarla adeta “ağa hayatı” sürmektedir.
 
Ağır Tepkinin Hak Edilmişliği...
 
Soma faciasıyla “sarı sendikacılık”ın bir benzerinin şekillenmiş olduğuna tanık olduk. 301 canımızı kaybettiğimiz madenin 3.000 kadar işçisinin sendikalı olduğunu, faciadan önce ve sonra en çok konuşması gereken sendikacıların, “geçim yolları”nın zarar görmemesi adına, “ölüm madeni”ndeki çalışma düzeni, yaşam koşullarının hiçe sayılmışlığı konusunda suskunluğu ile öğrendik.
Bu duruma, o sendikaya aidat ödeyen, sendikacılara yüksek standartlı yaşam koşulları sağlayan işçiler öfkelidir.
 
Nitekim; önceki gün Soma’da basın toplantısı yapmaya kalkışan sendikacının, protesto edilmesi, en ağırından hakaretlere maruz kalıp bir yerlere sığınmak zorunda kalması, asli görevlerini savsaklamış olmalarındandır.
 
Sendikacıların bu işçi tepkisini sonuna kadar hak etmiş oldukları da şaşmaz şahsi inancımdır.
 
İşverenin Haklılığı...
 
Konuyu sendikacılıktan açtık, devam edelim... Türk sendikacılığına en büyük zararı veren kesim de, çalışma yaşamının gerçeklerinden habersiz, ellerine fırsat geçince “üzüm yemekten ziyede bağcı dövmeye kalkışan” sendikacılardır. Ölçüsüz talepler ve tehditlerle işverenin karşısına dikilmekte, biraz da popülist, hatta “kişisel reklam”a dönük şovlarla, haklarını savunmakla görevli oldukları işçiyi işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadırlar. İşçileri sendikalı olan komşu işverenin başına gelenlerden ürken çoğu işverenin “sendika” denince tüyleri diken diken olmakta, mevcut kanunların kendilerine tanıdığı hakları da kullanarak sendikacılığı iş yerinin kapısına bile astırmamaktadır.
 
Oysa işçi ile işveren ayrılmaz bir bütündür. İşveren varsa, işçi, işçi varsa işveren vardır. Sendikalı işçilerin haklarını elde edebilmek için işverenin karşısına dikilen sendikacının, ülke ve o iş yeri gerçeklerinin farkında olması gerekmektedir. Bir işyerini batırma pahasına aşırı istekler sıralamak, bunda da sonuna kadar direnmek, o iş yerini yok etme anlamı taşımaktadır ki, bundan da en çok zarar görecek olan o işyerinin çalışanlarıdır, zaten işçinin elinden alınmış olan sendikacılıktır.
 
Sendikacıların da, kendilerini sorguya çekmesinin zamanıdır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABERLER
 
VİDEO HABERLER


YAZARLAR

SOSYAL MEDYA


BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN