Haydar Dümen gibi olmak!.

Bu PAZAR; bu köşeyi okuma inceliğini gösterenler, sadece bu "haftalık" yazı stilimi azıcık değiştirdiğimi fark edeceklerdir.

Hatta bir sevgili dostum çıkıp; "Dr. Haydar Dümen mi oldun" gibisinden bir "taş" da atabilir.

Tövbe derim, haddime düşer mi hiç Haydar Ağabey gibi olabilmek!

O, yaşamını insanları aydınlatmak üzere adamış, özellikle gençlerimizin tabularının penceresini aralamış bir büyüğümüzdür, bendeniz ise sığ sular da balık tutmaya çalışan bir garip yazarım!

Yazı stilimin siyasi taşlamalardan kısmen arınıp tekrar kara mizah güncel konulara kaymasının baş sorumlusu, öncelikle OHAL koşullarıdır ki, ister ulusal ve de isterse yerel basın mensubu kalemşorların başının üzerinde 'Demokles'in Kılıcı' gibi dolanan basın savcılarının gölgesidir.

İkinci neden ise kişiseldir; Benim başımızın belası Bay İ.K var ya; yazıları okumaya başlar başlamaz uyarılarını sıralamaya başladı.

Son mesajı şöyle:

"Bak Hamdi Efendi; siyaseten doğru olduğuna inandığın konuları ısrarla yazman, ne bana ve ne de okurlarına hiçbir yararı yok.

Üstelik, sen gene kendi stiline dönmelisin.."

Bendeniz, aklı ve fikri pek tekâmül etmemiş amatör bir köşe yazarı(!) olma heyecanımla, bu adamın dolduruşuna karşı çıkamadım;

"Peki, emrin olur!", dedim!

Malum; yaşı kemale ermiş, zekâ düzeyi ancak ortalar da gezinen bir kişi olarak Bay İ.K'ya direnmem beklenemezdi ve öyle de oldu!

Gerçi, gel git akıllı olduğumdan da, bazen gene cıvıtıyor ve kendi öz kelamıma dönüyorum ama bence doğru olduğuna inanarak savunduğum ilkelerin okuruma bir yararı oluyor mu, itiraf ederim ki kuşkuluyum.

Zira benim necip Türk İnsanım, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nın lütfettiği(!) ve dağıtılmak üzere hazırlamakta olduğu yazlık kömürü ve gıda paketini aldı mı, kuzu kuzu gider, kendi benliği adına "hayır" demesi gereken bölüme "evet" mührünü basar.

Zaten oy dediğin de nedir ki, bir kâğıt parçasıdır, sobaya atsan ısıtmaz, masaya koysan karın doyurmaz!

*

Dr. Haydar Dümen Ağabeyimiz ise yazarı olduğu gazetenin günlük sürümüne ciddi katkıları olan, özellikle kadınlara ve bilhassa cümle erkeklere yönelik bir yazı tarzı oluşturmuş ve de bana göre televizyon dizisi "Sex and City" üslubunu köşesine yansıtmış bir doktor ve gazetecidir; "Memleket Onunla Gurur Duymaktadır!"

Ben de! geçenler de bir yazı okumuştum; "Aşkın o işle alakası yok mu?" adını taşıyordu.

Okudum ve etkilendim.

Yazının özü; aşk olmadan cinsellik yaşanır mı?

Yaşanırsa nasıl olur?

Kümes hayvanlarına ve çift toynaklı mahlûkata zararı olur mu? gibisinden güzel bir yaklaşımdı.

Ben de, geçmişi geleceğinden uzun bir yaşamın imbiğinden bu yaklaşımı değerlendirdim.

Hem emekli bir erkek olmam hasebi ile ve hem de hasbelkader tıp okumuş olmamın getirisi ile kararımı verdim.

Ben de bir şeyler yazmalıydım!

İş bu yazı, bu konu ile ilgili kişisel kanaatimi okurlarımla paylaşmak üzere kaleme alınmıştır.

Arz ederim!

*

İnsanlar başta olmak üzere, tüm canlıların ilkel (birincil) içgüdülerinden bir tanesi de üremek ve neslini devam ettirmek eylemidir. Canlılara bu şevki veren bünyelerinde ortaya çıkan bazı biyokimyasal maddelerdir.

İnsanlar, maymunlar ve yunuslar dışında kalan canlılar, üreme içgüdülerini ancak mevsimlik ve yıllık tetiklemelerle yürütebilmektedirler.

Örneğin; bu ayların kedi miyavlamaları size bu konu da ipuçları vermiş olsa gerektir.

*

üreme içgüdüleri için çok şükür bir sezon kısıtlaması yoktur. Belirli yaşla birlikte başlayan bu eylem, belirli bir yaşa kadar da arzuya bağlı olarak ve hatta bazı özel ilaçların etkisi ile kesintisiz olarak devam edebilmektedir.

*

Üreme içgüdüsü dediğimiz olguya, lisan-ı ecnebi uyarlaması ile "libido" adı veriliyor. Ki, insanların bu eylem için de önemli ölçüde bedensel enerjiyi buraya yönlendiklerini biliyoruz.

Rahmet ve saygı ile anarım, merhum Prof. Dr. İbrahim Veli Odar Hocamız, "Libido enerjisini eğer insan bedeninde tutabilse idik, üç metre boyunda devler yaratabilirdik!", demekle cinsel yaşamımız için doğanın bize lütfettiği büyük gücü örneklemişti.

Bu nedenle, ben diyorum ki; "Aşk olmadan da cinsellik yaşanabilir. Ama aşk olursa da kaymaklı kadayıf dolması olur!"

*

cinsellik yaşayabilmek sadece erkek taifesinin bir fantezisi değildir, her kadın da bu keyfi yaşayabilir.

Özellikle kadınlarımızın cinsel eylem için ileri sürdüğü aşk mecburiyeti gerekçesini bir ünlü strateji uzmanı şöyle açıklıyor.

İnsanların karşı cinsten seçtiklerinin bazı kusurlarını yok sayabilmek adına ve hem de kendi kafalarından silemedikleri cinsel tabuya esir olmak duygusunu gölgelemek ve yakın çevreden gelebilecek eleştirilere karşı bilinçli mazeret sergilemek üzere bir savunma mekanizması olarak 'Âşık olmuş olmak' gerekçesi gündeme getirilmektedir!

*

Ancak şu nokta da sizlerle hemfikirim; yaşanan cinsellik, hem yaşayanları ve hem de çevreyi rencide etmeyecek zarafette olmalıdır.

Cinsel yaşam, iki kişi arasında yaşanan hormonsal veya biyolojik bir ihtiyaçtır, hatta sosyal bir gerekliliktir.

*

Nasıl ama; Haydar Dümen üstat kadar olmasa da tavsiyelerimi inşallah beğenmişsinizdir.

Şimdi O'nun gibi bağlıyorum..

"Seks için âşık olmak zorunluluğu bence de yoktur NOKTA!"

----------------------

Asluhu Nesluhu*..
(*Kökeni neyse aslı odur)
Bir gün sultan, bahçıvanın yanına uğrayıp kendisine hediye edilen tayı sorar.
Bahçıvan efendi! nasıl bizim tay?
Asluhu nesluhu, sultanım.
Nesi var?
Sultanım, asil bir tayın sırtına sinek, böcek konduğunda bunları kuyruğuyla kovalar; ancak bizim tay, adeta bir inek gibi kafasını çevirip ağzıyla sinekleri kovalıyor.
*
Sultan, bunun nedenini öğrenmek için tayı hediye eden adamı çağırtır ve tayın bu davranışının sebebi hakkında bilgi ister. Tayı hediye eden adam der ki:
Sultanım, bizim tay doğduktan hemen sonra annesi öldüğü için onu, ineğe emzirttik.
Böylece meselenin sırrı çözülmüş olur ve sultan adamlarına emreder:

"Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!"
*

Başka bir zaman sultana, güzel görünüşlü iri bir hindi hediye edilir. Bir müddet sonra sultan bahçıvanın yanına varır ve hindiyi sorar.
Asluhu nesluhu, sultanım.
Bahçıvan efendi, bunun neyi var?
Sultanım, asil olan bir hindi öteceği zaman kabarır, ibiği masmavi olunca başlar ötmeğe. Bizim hindi iyice kabarıyor, ibiği masmavi olup tam öteceği zaman kafasını suya daldırıyor. Galiba bunun da soyunda bir bozukluk var.
Sultan, işin aslını öğrenmek için hindiyi hediye eden kişiyi çağırtır. O kişi, hindinin yumurtasını ördeğin altına koyduklarını ve hindinin, ördek yavrularıyla birlikte büyüdüğünü anlatır. Bu meselenin de sırrı böylece anlaşılmış olur.
Ve padişah emreder: "Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek".
*
Sultan, güzel bir günün sabahında bahçede yalnız başına dolaşırken bahçıvan gözüne ilişir ve ona doğru yaklaşarak;
Bahçıvan efendi, bende de bir sıkıntı var mı? der.

Asluhu nesluhu, efendim.
Bende de mi? der ve hemen son demlerini yaşayan annesine koşar.
Anneciğim, inan sana kırılıp küsmem, kızmam da. Bende bir sıkıntı var mı?
Annesi durur, sıkıla sıkıla başlar anlatmaya:
Oğul, babanla evlendiğimizde baban çok yaşlıydı, ben daha 15-16 yaşlarında genç, güzel bir kızdım. Gençliğimin duygularına kapılıp bir hata ettim. Sen bizim sarayın aşçısının oğlusun.
Hakikati öğrenen sultan, bahçıvana seslenir:
Ey olayların perde arkasından bizlere sırlar sunan değerli insan!.

Tay ve hindinin durumlarına vakıf oldun, anladık da; benim durumumu nasıl anladın?

Bu nasıl bir bilgeliktir? söyle bana.
Ey yüce sultan, bunu anlamaktan daha kolay ne var?

Benim bildiğim sultanlar, ödül verirken verin bir kese altın! der. Sen ise, verin fazladan bir kap yemek diyorsun.
Sultan adamlarına seslenir:
Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!
*
Kıssayı geçip, gelelim hisseye:
Birisi Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna dil mi uzatıyor.

Nesline bakacaksın; ya İngiliz dölüdür ya da Yunan!!!
--------------------------------------------

Bir dinleyin şu kardeşinizi?

İnsan çalışırken neyi hayal eder; emekliliğini..

Oysa hiç kolay değildir emeklilik!

Hatta, çalışma döneminden daha zor ve sıkıntılıdır.

Hemen itiraz etmeyin canım..

Bir dinleyin bu kardeşinizi..

*

Emeklisiniz; o telaşlı-korkulu günler de geride kaldı. Sonunda virüsle yaşamaya alıştık.

Şöyle diyenlerimiz bile var; virüs, bizimle yaşamaya alışmazsa bir kenara çekilip otursun!.
Eh, yetkililer de;

Bu virüs kolay kolay kaybolmaz, daha yıllarca yaşar falan diyorlar.
Bize dokunmasın da ne kadar yaşarsa yaşasın, umurumda bile değil; deyin geçin..

Hayat ve yaşam felsefeniz şu olsun:

"Ellerimi yıkarım, maskemi takarım, mesafemi ayarlarım, keyfime bakarım..."

*

Yapabilir misiniz?

Evet diyorsanız "helal olsun" size..

Ama iyice düşünün bakalım; yapabilecek misiniz?

*

Hemen itiraz etmeyin canım;

Bir dinleyin şu kardeşinizi..

Sözüm, keyfine bakacağını düşünen emeklilere..

Çoktan başlamıştır.

Başlamadıysa, birkaç gün içinde başlayacaktır..

Karşınıza gelinecek ve..

Efendi, efendi.. Daha ne kadar oturacaksın evde? Üç ayda koltuğu çökerttin.. Bak artık camiler de açıldı. Abdestini al, camileri dolaş.

Evde oturup günaha gireceğine camide yirmi yedi kat sevap kazan!
*
Çaresiz, doğru diyeceksiniz..

Ama bilin ki, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!
Camilerin düzeni değişti, imamların da huyu... Evvelce imam namaza durmadan önce geriye döner:
Muhterem cemaat! Safları sıklaştırın, aranızda boşluk kalmasın! derdi.
Şimdi:
Muhterem cemaat! Safları seyrekleştirin, aranızda sosyal mesafe kalsın! diyorlar.

*

Ha bu arada vaazlar kalktı, hutbeler de kısa kesiliyor.

Bu durum en çok bizim Mustafa Hoca'ya dokundu. Neden?
Çünkü hutbede bir konuyu anlatmak için her cümleyi üç-dört defa tekrar ederdi. Şimdi bir cümlede nasıl her şeyi anlatsın?
Aslında çok basit..

Nasrettin Hoca gibi hutbeye çıkacak:
Bilenler bilmeyenlere anlatsın! diyecek ve minberden inecek!.
*
"Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak."
Herkes seccadesini ve abdestini evden getirecek.
Yahu benim abdestim bozuldu, şimdi tekrar eve mi gideceğim?
Evet.. Aynen öyle..

Hem böylece bacaklarınız da açılır!

*

İşte böyle emekli kardeşim..

Bu gidişle şartların düzeleceği falan yok.

Ama ne geldiyse ta başından beri hepsi emeklilerin başına geldi, galiba biraz erken emekli olduk.
*
Bilmiş olun ki, günler geçtikçe ve bu virüs belası başımızdan gitmedikçe evdeki sızlanmalar çoğalacaktır.

Sanki sen müneccimsin emekli arkadaş; sık sık karşına dikilip soracaklar;

"Ne zaman bitecek bu virüs belası!."

Aslında virüse değil bize söylüyorlar ha..

Resmen; ne zaman evden çekip gideceksin? demektir bu...
"Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" durumu..

*
Bu virüs, ders almak isteyen herkese bir ders verdi. Ramazan ile azdı, iki bayram ile birleşti..

Yıllarca evde beraber iftar yapamayan aileler iftarda birleşti.
*

Sosyal medyayı kullanmasını bilmeyen emekliler, dostlarıyla buluşmak için sosyal medyayı öğrendi.
*
Dünyaya sığmayan insanlar altmış metre karelik evlere sığdı.

*
Emekli arkadaş; yaş gereği öyle sokaklarda sürtmek için dışarı çıkamıyoruz ya; bütün ihtiyaçlarımızı telefonla hallediyoruz.

Bu da büyük bir şans(!)

Siparişlerimiz eve gelince hiç olmazsa yeni bir yüz görüyoruz ve mutlu oluyoruz.
Bugün sucu gelecek. Onunla biraz sohbet edersem havam değişecek.

Sabahtan beri yolunu gözlüyorum.. Bir türlü gelmiyor. Evdekilere sordum:
Zil bozuk mu? dedim.
Yoo! dediler.
Biraz rahatladım, tekrar beklemeye başladım. Ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama nihayet zil çaldı. Heyecanla kapıyı açtım. Sucu, omuzun da getirdiği bidonu indirdi.
Suyu siz mi istediniz? dedi.
Evet! Bu su nerenin suyu?
Telefon ettiğiniz yerin...
Yani kaynağı neresi bunun?
Bilmem!
Kaça geliyor bu su size?
Bilmem!
Günde kaç bidon su satıyorsunuz?
Bilmem!
Bir bidon sudan kaç para kazanıyorsunuz?
Bilmem!
İzmir'in her yerinde bayiniz var mı?
Bilmem!
Sudan şikâyet geliyor mu?
Bilmem!
Adam boş bidonları aldı. Verdiğim parayı cebine koydu. İyi günler! dedi gitti.
*
Öyle kala kaldım..

Sormayın, böyle bir sohbet bir ferahlatıcı oldu, bir ferahlatıcı oldu ki(!) anlatamam..

*

Ama umudunuzu kaybetmeyin emekli kardeşlerim..

Bir gün gelecek, bu günler geçecek diye düşünün..

Şu an bildiğim tek bir şey var:
"Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak?"

Nasıl olacak onu da bilmiyorum..

Yaşayanlarımız görecek!

Yaşamayanlar "öbür dünyadan takip edecek!."

Hoşça kalın, olduğunuz yerde kalın!

YORUM EKLE