Sınırsız ve kesintisiz Internet Televizyonu, Güncel Haberler: Ben TV


Son Dönemin En İyi Kötü Adamı: Nebil Sayın

Son Dönemin En İyi Kötü Adamı: Nebil Sayın
Daha henüz taze İzmirli olan ama kendini 40 yıllık Göztepeli gibi hissettiğini söyleyen İçerde’nin Coşkun’u Nebil Sayın ile Göz Göz Büfe’de oturduk ve İzmir’i, oyunculuğu, sanatı ve o ilginç yaşamını konuştuk.

 

GAMZE KURT / BEN HABER

“-İçerde misin?”, “-İçerdeyim” diyalogu ile başlayan ve daha sonra tüm Türkiye’yi etkisi altına alan bir projenin, İçerde’nin; zaman zaman en çok sinir olunan, zaman zaman en çok sevilen, Mert karakteriyle birlikte izleyicinin de bir dönem her yerde aradığı, dizinin son bölümlerinde deyim yerindeyse “halk kahramanı” ilan edilen “Şeytanım” Coşkun’a hayat veren, okullarda ders niteliğinde izlenmesi gereken oyunculuğuyla herkesi kendine hayran bırakan ve tüm bunları sanki kendisi yapmıyormuş gibi takındığı mütevazi tavırla karşısında naiflikten kırılmama neden olan çok acayip bir adamla sizi tanıştıracağım… Tak tak takatak… İşte Nebil Sayın…

Öncelikle sizi biraz yakından tanıyabilir miyiz? Birçok insan sizi gerçek anlamda İçerde dizisiyle tanıdı ancak ben sizi biraz daha yakından tanıyalım istiyorum…

46 yaşındayım. İnsanlar için illa ki bir meslek bir unvan gerekiyorsa evet tahsilim oyunculuk üzerine. Ama ben oyunculuğu bir meslek olarak görmüyorum. Başka işlerle de geçindiğim oluyor. Yani sabit bir geçim kaynağım yok. Örneğin ben tasarımcıyım. El yapımı deri eşya yapıyorum. İşlevsel şeylerden ziyade daha çok artistik tasarımlar… Onlar türbülansa düştüğüm zaman beni kurtarıyor. Uzun yıllar barcılık yaparak, kafelerde çalışarak para kazandım, temizlikçilik, bulaşıkçılık, bar fedailiği gibi birçok iş yaptım. Hatta elimden kaçtı, nasıl olduğunu ben de anlamadım, bir ara İstanbul’da 500 kişilik bir mekanın işletmecisi olarak buldum kendimi. Ama çok zordu. Sonrasında ortağıma “ben ceketimi alıp gidiyorum” dedim. Çünkü oyun oynamak için yapıyorum bu işleri. Ama 7/24 mesai istiyor bu işler.

Peki oyunculuk macerası nasıl başladı?

Oyunculuk 15-16 yaşlarındayken bir hevesle başladı. O dönem okulu bırakıp kitap pazarlamacılığı yapmaya başladım. Yani lise terk bir insan olmayı kabul etmiştim. Okuduklarım tiyatronun aklıma yatmasına neden oldu. Bir de o dönem devlet tiyatrolarında oyuncular çok iyi maaş alıyordu. Parayla da daha yeni tanışmış bir insan olarak bu fikir hoşuma gitti. Ne güzel çok ünlü olurum, çok zengin olurum, bütün kızlar bana aşık olur hayalleriyle oyunculuğa başladım. Sonrasında süreç içinde bu hayaller değişti. Hayallerimin hiçbiri de olmadı. (gülüyor) 

Sizin için “gençken playboydu” diyorlar… Açıklamak ister misiniz?

Yok vallahi yalan. (gülüyoruz) Yani işte gençliği İstanbul, Ankara ya da İzmir’de geçen 1970-75 arası doğumlulardan herhangi biriydim. Herkes nasıl yaşıyorsa ben de öyle yaşadım. Ben oyunculuğa aşık oldum. Her şeyden bir oyun çıkarıyorum. Oyunculuğu bir meslek, bir gelir kapısı olarak görmüyorum. Ha televizyonda olmak çok güzel, çok da güzel parası var. Ben borçlarımın yarısını kapattım İçerde sayesinde. 

“ERKEN ŞIMARDIM”

Sizi televizyonda ilk hangi projeyle gördük?

İlk olarak 2000 yılında Savunma adından bir diziydi. O da büyük şansımdır benim, çünkü onun yönetmeni Yücel Uçanoğlu’ydu. Bir sektöre adım atarken böyle bir hocayla başlamak harika bir şeydi. Hatta o dönem Ankara’dan İstanbul’a otostopla gitmiştim. Fakülte bitmiş, yol param bile yok o derece… iş arıyorum, elimde bir senaryo var. Yazarlığım da vardır benim. Bu senaryoyu birilerine okuturum, satarım, ondan sonra da iyi kötü bir şekilde tuttururum. Oyunculuk da yaparım falan diyordum. Tesadüf eseri kendimi o projenin içinde buldum. Ne kolaymış bu işler dedim. Her hafta param yatıyor falan. Sonra 2001 krizi patladı. Sonra benim işsizlik, evsizlik dönemlerim başladı. Korkunçtu. Erken şımardığımı hissettim. Birkaç yıllık sefaletten sonra bir prodüksiyonla kendimi Amsterdam’da buldum. Biraz oralarda takıldıktan sonra ne varsa memleketimde var dedim ve memleketimde sefalet çekmeye devam ettim. Bundan 7 yıl önce de evlendim. Bir oğlum oldu. Sonra İzmir’e geldik ve kendimi İçerde’de buldum. 

Bunun dışında hangi projelerde yer aldınız?

Muhteşem Yüzyıl’da oynadım. Suskunlar isimli bir dizide oynadım. Bana ilk teklif geldi. Diziyi izledim “oo süper” dedim. Dizinin gidişatına yön verecek de bir karakterdi. Benim girdiğim bölüm dizi yayından kaldırıldı. 

Bu kadar üzerinize yapışmış bir karakterin ardından bundan sonra sizi nasıl bir yapımın içinde göreceğimizi de merak ediyoruz. Farklı haberler var bununla ilgili. İçerde’den sonra sizi hangi projede göreceğiz? 

İçerde gibi beni heyecanlandıran bir proje gelirse karşıma tabii seve seve çalışırım. Evet şu an bir sinema projesi var. Projede Belçim Bilgin, Halil Sezai, Cezmi Baskın gibi isimler yer alıyor. Çok heyecanlıyım. Güzel bir iş çıkacak sanıyorum. 

Bu yola çıkarken öncelikli hedefiniz neydi? Başlangıçta böyle bir popülariteyi hayal etmiş miydiniz?

Hayır beklemiyordum. Doğrusu çok da istediğim bir şey değildi. Ama şikayetçi de değilim. Beğenilmek çok güzel bir şey tabii. Sonuçta bir emek var ve bunun karşılığını görüyorsunuz. İşimiz de görünmek üzerine. Egosantrik bir işimiz var. Egom okşanıyor daha ne isterim. 

Bu ilginin sizi bazen bunalttığı oluyor mu? Aman be yeter artık deyip, tüm kapıları kapatıp kaçmayı hiç düşündünüz mü?

Bir gün içinde yaklaşık 100 kişiyle selfie çekiyorum. Belli bir sayıdan sonra yüzümdeki gülümseme değişiyor. Biraz yorucu. Ama bunu yaptığınız zaman insanlar çok seviniyor. Öyle olduğu zaman da özgürlüğümün kısıtlanması bana çok da batmıyor. Bütün kapıları kapatıp gitmek şu aşmada zaten ayıp. Ha şöyle olur; bu ilgi zamanla azalır, kendiliğinden kaybolur, o zaman olur. Bir de toplu taşımayı kullanmayı seviyorum. Her yere taksiyle gidecek param zaten yok. Buna devam etmek istiyorum. Sokaklarda dolaşmaktan geri kalmak istemiyorum. Bu ünlü kalıplarını kırmak istiyorum. Aslında magazin sektörü ulaşılmazlıktan, gençlerin “o olma” hayalinden besleniyor. Tamam bu sektörden ekmek yiyoruz ama bunun biraz daha ılımlı hali olabilir. 

Size İçerde’nin en iyi rol kesen adamı diyorlar… Peki sette daha özgür olmanıza müsaade var mıydı? Bu karakterin tamamı senaristin kaleminden çıkmış olamaz çünkü… 

En iyi rol kesen kısmına çok da katılmıyorum. Çünkü bu bir ekip işi. Karşımdaki oyuncu bana ne kadar güzel pas veriyorsa ben de o kadar güzel roller atıyorum. Ya da tam tersi. Set çok iyi bir setti. Çaycısından sanat yönetmenine, yapımcısından oyuncusuna kadar herkes işine angaje olmuştu. Bu, kendini güvende hissettiriyor insana. 

Bu rol size ilk teklif edildiğinde hiç tereddüt ettiniz mi? Bence bu karakteri sizden başka hiç kimse canlandıramazdı…

O belli olmaz. Tevazu değil bu. Tamam işimi çok güzel yaptığımı kabul ediyorum ama dünyadaki aktör sayısı kadar Coşkun yorumu vardır. Çok harika, hiç aklınızın ucundan geçmeyecek yorumlar çıkarabilecek oyuncular tanıyorum ben. 

Bizim halkımızda şöyle bir handikap var. Senaryo ile gerçeği çok fazla karıştırıyoruz. Dizinin başlarında sokakta size antipatiyle bakanlar oluyor muydu? Başlarında diyorum çünkü sonlara doğru deyim yerindeyse bir “halk kahramanı” gibiydiniz… Siz olmasaydınız iki kardeş kavuşamayacaktı…

Başından itibaren sokaktaki tepkiler hep pozitifti. İşime ve teknik anlamdaki başarılarıma iltifatlarla geldi insanlar. Sosyal medyada biraz nahoş tepkiler görüyordum. O da hoş görülür zaten. 

Gördüğüm şey artık çok gerçekçi oyunculuklar, yapımlar tutuyor. Yeşilçam’ın o dikkatli, ağdalı Türkçesi artık yok. Sizin projenizin de bu kadar çok sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bence bu. Tabii gerçekçiliğin içine küfür ve argo da giriyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu? 

Küfrü göze soka soka kullanmaya karşıyım. Edebiyatta da görsel sanatlarda da… Fakat gerektiği yerde kullanılmasını doğru buluyorum. Çünkü sözgelimi seksli küfürleri hiç günlük yaşamımda kullanmamayı tercih ediyorum. Belli bir yaşa kadar çok fazla kullanırdım. Sonrasında feminist aktivist bazı arkadaşların uyarıları aklıma yattı. Tamam o söz eyleme dökülmüyor ama bilinçaltında meşrulaştırılıyor. O yüzden şimdi günlük yaşamımda pek kullanmıyorum. Dolayısıyla dizideki küfürleri de Nebil değil Coşkun söylüyordu. Çünkü Coşkun söyler bunu. Halkın dili bir çiçek bahçesiyse küfürler de oradaki dikenler ve çalılardır. Onlar da lazım. 

Peki yeni projede yine kötü adam mı olacaksınız?

Tam kötü adam demeyelim. Biraz Tim Burton karakterleri gibi. 

Daha önce hiç iyi karakteri oynadınız mı?

Vallahi oynadığım en iyi karakter birkaç yıl önce TRT’de yayınlanan Hayat Yokuşu adlı dizide bir mahalle kabadayısını oynuyordum. Yine ekstrem, yine undergrand bir karakterdi. Alim selim bir aile babası oynayacaksın deseler onu da layıkıyla çıkarırım. 

“40 YILLIK GÖZTEPELİ GİBİYİM”

Ankara’da doğdunuz, uzun yıllar İstanbul’da yaşadınız. Şimdi de İzmir’desiniz. Sizi İzmir’e getiren etken nedir?

Eşimle oturduk, konuşuyoruz. Bunalmışız. Bir şeyleri döndürmek için çaba sarf edip duruyoruz. Ne yapıyoruz biz dedik. Biz, bastığımız yeri hissedebileceğimiz, yürürken ayak baş parmağımızı hissedebileceğimiz, temiz hava soluyabileceğimiz, sağlıklı gıdaya kolay ulaşabileceğimiz bir yere gitmeliyiz, Bilge öyle bir yerde büyümeli dedik. Bunun için en uygun yerin Ege olduğunu düşündük. Eşim öğretmen, tayin istedik, Ege kıyılarında bir sürü yeri yazdık, İzmir merkez çıktı, çok da isabet oldu. lokasyon olarak da Göztepe’yi düşünmüştük, bulduk burada da evimizi. Zaten buraya taşındıktan 1 hafta sonra da sanki 40 yıldır burada yaşıyormuşuz gibi benimsedik burayı. Çünkü buranın halkı sizi direkt içine alıyor. Biz de 1. haftadan 40 yıllık Göztepeli olduk. Mahalleyi çok sevince mahallenin takımını da çok benimsedim. Her yıl kuruluşunu kutlayan bir spor kulübü var. 

Bu seneki kutlamalara katıldınız mı?

Geçen yıl katılmıştım ama bu yıl katılamadım. Hatta Rıza (Kocaoğlu) sordu bana “mahalle ne durumda abi yanıyor dimi” falan diye. Onlar Antalya’ya maça gitmişlerdi çünkü. 

Peki bu kenti genel olarak nasıl buldunuz? Nasıl tarif edersiniz?

İzmir, ne gam ne kasavet, çok geniş insanların kenti. İstanbul’dan buraya gelince önce bir sinir oluyorsunuz bu duruma. Allah’ım bu ne rahatlıktır kardeşim diyorsun. Ama aslında benim özüm böyle. Buraya gelerek özüme döndüm. En ciddi tartışmaların, en hamasi konuşmaların finali “Ee o zaman bu akşam rakı balık mı yapıyoruz? Yoksa midye bira mı yapıyoruz?”a bağlanıyor. Her sokakta 3-4 tane güzellik salonu var ve ful dolu. Yani yiyelim, içelim, süslenelim, tatlı vakit geçirelim. Harika ben bayıldım buna… (gülüyoruz)

İzmir’in sanata, tiyatroya bakışını nasıl buluyorsunuz? Tiyatro adına İzmir’de bir şeyler yapmayı düşünür müsünüz?

Harika bir potansiyel var İzmir’de. Adım başı birileri bir şeyler yapmaya çalışıyor. Zaten böyle güzel bir şehirden en çok sanatçı çıkar. Ben de bir şeyler yapmayı düşünüyorum. Önümüzdeki sezon İstanbul’da bir oyunumuz var. Karamazov Kardeşler’i koyuyoruz sahneye. Bu da ilk kez olacak. Bu eser daha önce tiyatroda hiç denenmedi. Güzel bir kadroyla, sert, hızlı bir oyun çıkaracağız. Eylül sonunda sahnede. İzmir’e de geleceğiz. 

Son olarak yeni nesil oyuncuları nasıl buluyorsunuz? Siz de Aras Bulut İynemli ve Çağatay Ulusoy gibi isimlerle aynı projede yer aldınız… 

Benim için çok güzeldi. Onların benden öğrendiğinden daha çok şeyi ben onlardan öğrendim. Bir kere tamamen işlerine konsantre olmuşlar. Harika çalışıyorlardı, çok iyi bir uyum sağladık. Çok harika bir nesil geliyor. Geleceğe dair çok umudum var. Bizden daha iyiler. 
 

Yayın Tarihi : 31.07.2017 : 11:25

Etiketler : haber    haberler    içerde    coşkun    nebil sayın    çağatay ulusoy    aras bulut iynemli    dizi    röportaj    televizyon    izmir    göztepe    gamze kurt    ben haber       


Yorumlar

2597




GÜNÜN MANŞETLERİ


VİDEO HABERLER




YAZARLAR



BEN TV ŞİFREMİ UNUTTUM

BEN TV'YE GİRİŞ YAPIN

BEN TV'YE ÜYE OLUN