Enflasyona karşı güçbirliği

BEN HABER GAZETESİ 72. SAYI

Enflasyon düşer mi? Elbette düşer!... Bu konu iç - dış hijyen faktörler ve güven ortamı ile birlikte ele alınmalı. Sorun, ilk olarak ilgili konuya yönelik iradenin ortaya konulması, buna yönelik programın açıklanması, piyasadaki aktörlerin bu yöndeki faaliyet ve gayreti ile yakından ilgilidir. Ekonomi yönetimine duyulan güven ve güven ortamının tesisi konusu, birincil etken olacaktır. Türkiye bir seçimden çıktı. Yeni kabine ve hükümet sistemi açısından en önemli güven hususu sağlanmış durumda. 

Şimdi kritik başarı faktörlerine bakalım: Önce büyük fotoğraf… 2007’nin ekonomik krizi bitmedi, bütün konjonktür teorilerini alt üst ederek ikinci yedi yıla doğru ilerlemekte. Ancak bu krizle yaşamaya alışılmış; enflasyon ve işsizlik açısından kabul edilebilir değerler de buna göre yükseldi. Bir de yükün büyüğü ülkemizde olan mülteci sorunu var ki; bu da dengesizlikler için önemli bir etken.

Krizin daha fazla hissedildiği o ilk yıllar geçti, ancak bu iyileşme yeterli değil. Durumu gözleyen ekonomi polisleri, alemin ‘sıfırcı hocaları’ olan kredi derecelendirme kuruluşları, Türkiye gibi bazı ülkeler için not vermede cimri olabilmekte; ekonomiye olan az-buçuk güven de zarar görmekte. Zaten ‘güvensiz ortam’, pahalılaşan ‘dolar’, doların ateşini almaya yönelik ‘yüksek faiz’,  yüksek faizin sonucu maliyetlerin artması ve enflasyon, işsizlik ve daralma... Bu arada artan ithalat ve cari açık da varsa ‘IMF hep yanı başınızda’ olur...

Türkiye için asıl sorun cari açık... Bunun için ana formül ‘üretimde’ gizlidir. Bu yüzden üretimin teşvik edilmesi, ihracata dönük üretim yapılması ülkenin döviz ihtiyacının giderilmesinde önem teşkil etmektedir. Aynı zamanda üretim için yabancı sermayenin çekincelerini gidermek, sıcak paranın cazip bulduğu faiz sarmalından çıkmak, nihayetinde doların ateşini indirmek gerekmekte. Bu da dolar talebini yönetebilmek ve dolar bolluğu sağlayabilmekten geçer.  

Ülkenin fon ihtiyacının karşılanması noktasında, öncelikle istenildiği zaman, istenilen miktarda finansal kaynak bulunabilmesi önemlidir. Bankacılık kesiminin dayanıklılığı ve kredi imkanları da bu sürecin en önemli aktörüdür. Burada bankacılık sistemine giren mevduatların payı, kredi imkanları ve en önemlisi takipteki alacaklar konusu bankacılık sisteminin operasyonel yeteneğini göstermesi bakımından dikkate alınmalıdır. Bir yanda batık krediler, öte yanda dökülen şirketler piyasaları kilitleyebilir. Bunun için kredi kullandırmak kadar geri dönüşlere bakılmalıdır. 

Borç sabıkası konusunda Avrupa’nın lideri Yunanistan’dır. Yunan banka müşterilerinin takibe düşen alacakları yüzde 50’yi bulmuştur. İtalya’da dahi bu oran yüzde 16’dır. Çin konusu tam bir muamma… Çin’de dahi takibe düşen alacaklar yüzde 20’ye yaklaşmıştır.  Türkiye’de bankacılık sektöründeki müşteriler, borcuna sadık grupta yer almaktadır. Bu da takipteki alacaklardan bellidir. Rakamlar yüzde 3 sınırını bir miktar geçmiş durumdadır. Bu bakımdan finans sistemi kredi verme konusunda isteklidir, krediler ödenmektedir. 

Bütçe açıkları ve borç stoku kamunun mali disiplin sorunu ile ilgilidir. Bu konuda Türkiye, uzun yıllardır Maastricht Kriterleri olarak adlandırılan AB kriterlerini yakalamıştır. AB’nin borçlanma için kabul edilen değeri yüzde 60, bütçe açığı için ise yüzde 3’tür. Mevcut göstergeler, kamu harcama politikalarının hala daha etkin bir araç olarak kullanılmasının önünde bir engel olmadığı yönündedir. Borçlanma rakamları da sınır değerlerin çok altında olması sebebiyle siyasi iktidara bir ‘harcayabilir alan’ açacaktır. Bu yüzden şimdilik, Başkanlık sisteminin elindeki en kuvvetli araç, kamu bütçesi ve borçlanma politikasıdır. 

İşsizlik, Türkiye için öteden beri devam eden bir sorun. Şu da bir gerçek; Türkiye’de işsizlik kadar işgücüne katılım da önemlidir. Yıllık 1 milyonu aşan yeni istihdam alanları oluşturulmuştur. Yaklaşık üç yıldır bu rakam korunmaktadır. Bir de mültecilerden oluşan istihdam da kayıtların güvenilirliğini etkilemektedir. 2016 için 1.2 milyon kişiye, 2017 için 1 buçuk milyon kişiye yeni istihdam imkanları sağlanmıştır. Ancak İşgücünün eğitim seviyesi hala daha beklenen seviyelerde değildir. İstihdamın yarısı hala daha orta öğretim altı seviyededir. Nitelikli üretim için bu değerler çok önemlidir. 

İhracatın kilogram değeri hala istenen seviyelerde değildir. Dolayısıyla yüksek nitelikli istihdam olmayınca, ileri teknoloji gerektiren ürünlerin üretim ve ihracatı da yapılamamaktadır. ‘İhracatın kilogram fiyatı’ bu yüzden çok önemlidir...
Katma değeri yüksek ürünler ihraç edilecek ki; ihracatın kilogram değeri yükselsin.  ABD'de bu 4.1 dolar, Almanya’da 5 dolar, Japonya'da 3 buçuk dolar, Kore'de 3 dolardır... Türkiye'de ise 2017 için 1.28 dolar hesaplanmıştır. Şimdilerde kur yükselmesine rağmen 1.37 dolar ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi kurdaki dalgalanma piyasalardaki belirsizliği arttırmak kadar, ölçülebilirliği de azaltmaktadır. 

Piyasalardaki sıkışıklık ve daralma konusuna gelince... Vergi Affı ve İmar Barışı konuları piyasalardan belirli miktarda kaynağı çekecektir. Ancak bu kaynakların da geri dönüşüm sistemleri, gidecek olduğu harcama alanları bellidir. 
Türkiye’nin önündeki en temel sorun, “Finansal kesim dışı firmaların net döviz açığı” sorunudur. Bu yükümlülük toplamda 220 milyar dolar civarındadır. Buna bir de aylık 5 milyar dolara yakın cari açık eklendiğinde, ‘tehdit’ yakındır. 
Ancak devletler de, firmalar da birey davranışlarını sergiler… Borç yönetilebilir nitelikteyse sıkıntı yoktur.

Nihayetinde ekonomi başta moral işidir. Halkın keyfi kaçtığında nasıl ki her şey önemini yitirir; firmaların da desteklenmesi, özellikle uç-beyi gibi çalışan ihracatçı firmaların da özendirilip teşvik edilmesi önemlidir. Enflasyon gibi bir hastalığı aşmanın yolu da yüksek moral değerleri ve güven ortamından geçmektedir.

YORUM EKLE