Demirel'e ilk aşk mektubunu o yazdı...

Belki biraz geç kaldım ama, mazeretim var. Kaç gündür arşivimde, birlikte çektirdiğimiz ve sakladığım o fotoğrafı arayıp durdum.

Bulamadım.

Oysa ne güzel birlikte gülüyorduk o karede...

Yeni Asır'da çiçeği burnunda, meslektaşlarımın apranti diye takıldıkları dönemde, İzmir'e gelmişti.

Randevu istedim;

-Kuliste bekliyorum dedi.

Sırtımda fotoğraf çantası, karşısına dikildim.

O kadar hanımefendi, o kadar iyi insandı ki, hemen bir koltuğa oturttu.

Röportaj yapmak istediğimi söyledim.

-Müşfik (kardeşi rahmetli Müşfik Kenter) de olsun mu? dedi.

Hayır, sadece sizinle deyince, gülümsedi.

Peki Şükran? (Rahmetli eşi Şükran Güngör)

Yine hayır deyince...

-Ama kardeşim de, kocam da; onlar benden daha iyi birer sanatçıdır, ben olsam fırsatı kaçırmam dediğini anımsıyorum.

Israr edince,"peki genç adam" dedi. Ekledi:

-Sor bakalım...

O gün aklımda kalan ve hiç silinmeyen tek anı;

"Süleyman Demirel'e aşk mektubu yazdım" sözleriydi.

*

Türk Tiyatrosu'nun çınarı, Yıldız Kenter' 91 yaşında kaybettik.

O tüm ömrünü tiyatroya adamıştı.

Demirel'e yazdığı aşk mektubuna takıldınız değil mi?

Anlatayım:

Demirel'in bir röportajını okumuş. Demirel orada, 'Hiç aşk mektubu almadım' demiş.

"İşte" dedi. Çok üzüldüm, içim burkuldu ve ben de hemen bir aşk mektubu yazdım!

Süleyman Demirel'e yazdığı mektuptan sonra yaşananları şöyle

anlatmıştı:

"Telefonla aradı. Bana; 'Yaşasın, yazdın' dedi. Çok duygulandım.

Eşi Nazmiye Hanım da o aşk mektubunu yazdıktan birkaç gün sonra

aradı. Ve bana 'Size çok teşekkür ederim' dedi.

Neden Demirel? diye ısrarla sordum.

Kahkahayı bastı.

Anlattı:

Tiyatromuzu kurarken merhum Kazım Taşkent 350 bin lira verdi, faiziyle ödemek üzere. Taksitlerle ödüyorduk. Kazım Bey vefat edince işler karıştı. Bizim tiyatro icra yoluyla satışa çıkarılmıştı. Panikledim.

Demirel o dönemde Başbakan'dı. Ona telefon ettim. Hemen randevu verdi. Derdimi ona anlattım;

'Üzülmeyin Yıldız Hanım, hallederiz' dedi.

Tiyatromu Demirel sayesinde kurtardım. Sonra aradan yıllar geçti, devir değişti, 12 Eylül oldu. O iyiliğini hiç unutmadım. Bir röportajını okudum...

'Hiç aşk mektubu almadım' demişti. Hemen oturup 'Bu bir aşk mektubudur' diyerek yazmaya başladım...

*

Harika bir sanatçı, muhteşem bir insandı.

Tiyatro dışında bir iş yapmak aklının ucundan bile geçmemişti.

Kazandığını hep tiyatroya yatırmıştı.

İkinci eşi, Şükran Güngör, en büyük aşkıydı.

Tıpkı İngiliz annesi gibi...

Aşkını daha sonraları şu cümle ile özetleyecekti:

"Ancak ben öldüğüm zaman Şükran da ölecek. Ben ölmeden o ölemez..."

*

Annesi gibi dedim ya; ilginç bir aile öyküsü var.

Yılmaz Özdil, o güzel kalemi ve anlatımıyla yazdı.

Aradım ulaşamadım. Kullanmak için izin isteyecektim.

Ama Yeni Asır yıllarından ağabeyi olma hatırına, sizlerle bir kez daha paylaşacağım:

Okuyalım:

Dedesi, Bağdat kadısı, babası, padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azasıydı. Çamlıca'da, uşaklı bahçıvanlı, muhteşem bir köşkte yaşayan, oturmasını kalkmasını, ecnebi lisanları bilen, yakışıklı bir delikanlıydı.

Yüksek tahsil için İskoçya'ya gönderildi. Ve Londra'da bir partide gördü onu... Güzeller güzeli İngiliz genç kadın, şahane gülümsüyor, etrafına ışık saçıyordu. Vuruldu, âşık oldu.
Gözler her şeyi anlatır derler ya, belli ki, hisleri karşılıksız değildi. Zaten, zarif birkaç kısa cümleden oluşan sohbet sırasında işareti almış, genç kadının her gün Hyde Park'ta at gezintisi yaptığını öğrenmişti. Sabahın ​köründe, soluğu Hyde Park'ta aldı.

- Aaa ne tesadüf filan... Birlikte at bindiler, yemek yediler, muhabbeti ilerlettiler. Rüya gibiydi. Rüya gibiydi ama, uyanması da vardı...

Tahsilini tamamlamıştı, yurda dönmesi gerekiyordu. Kalsa, olmaz, bıraksa, hiç olmaz. Pat diye, benimle evlenip Türkiye'ye gelir misin dedi. Genç kadın sevinç çığlığı attı, coşkuyla boynuna atlayıverdi. Sonra...

Az geri ​ç​ekildi, oturdu, boynu büküldü, "hayatta en çok istediğim şey bu ama, maalesef imkansız, Jack var " dedi. Adam: "Jack de kim yahu?" diye sordu.
Genç kadının ailesi tiyatrocuydu, oradan oraya turneyle dolaşan ​ kumpanyaları vardı. Babası ölünce, annesi bir adamla Avustralya'ya kaçmış, kızını anneannesine bırakmıştı. Anneanne, ne yapsın, torununu acilen baş-göz etmiş, talihsizlik işte, savaşa giden damat, kim bilir nerede mıhlanmış, geri dönmemiş, ardında, henüz 16 yaşında hamile bir dul​ bırakmıştı.

Jack; kadının oğluydu.

Delikanlı dinledi, dinledi, önce sıkı sıkı sarıldı, sonra, "hiç sorun değil, oğlumuzla gideriz" dedi.

Orient Express...  Ver elini İstanbul.
*
Delikanlı hiç sorun değil demişti ama, sorun büyüktü. Esir şehrin insanlarıydı İstanbul... Mustafa Kemal Bandırma'ya binerken, İngiliz gelinin, İngiliz işgalindeki kabusu başlıyordu. Dedim ya, işgal yıllarıydı, herkes herkese şüpheyle bakıp, memleketi satanları mimlerken...

Faytona binip, köşke geldiler. Aman efendim hoş gelmişiniz sefalar getirmişiniz diye kucaklaşma beklenirken, bismillah, "nereden bulup getirdin bu gavuru" dedi, delikanlının ailesi!

Memleket İngiliz süngüsü altında inim inim inlerken, İngiliz gelin olacak iş değildi yani. Aşklarına sığınıp, göğüs gerdiler. Sevdiği Adam uğruna, kara çarşafa bile girdi İngiliz gelin, Müslüman oldu, Nadide adını aldı.
Kaderin cilvesi mi desek, ne desek...

Mustafa Kemal Bandırma'ya binerken İstanbul'a inen bu genç kadının nüfus kağıdına, doğum yeri olarak Bandırma yazıldı... Çünkü, nüfus memuru doğum yerinin Londra olduğunu gördü, Londra-Mondra olmaz, olsa olsa Bandırma'dır diye kaydetti!
*
Memleket kurtuldu, cumhuriyet kuruldu. Hariciye'ye giren delikanlı, Lozan'da İsmet İnönü'nün özel kalem müdürü oldu. Şak, kanun çıktı, hariciyecilerin eşi ecnebi olamaz...

İnönü, pek beğendiği delikanlıya kıyamadı, 'boşan, birlikte yaşa, mesleğine devam et' dedi.

Delikanlı, bu teklifi hakaret olarak Kabul etti. Benim için ailesini, memleketini, dinini terk eden eşime bunu yapamam, mesleğimden vazgeçerim, aşkımdan asla dedi.
*
Bastı istifayı, ıvır zıvır işler yaparak, evini geçindirmeye çalıştı. O zamanlar memur değilsen, ayvayı yiyordun. Ayvayı yedi. Hayatları kaydı. Önce eldeki avuçtaki bitti, sonra gümüşler satıldı, ardından köşk gitti...

Dımdızlak kaldılar. Kiraya çıktılar. Tükene tükene, gecekonduya kadar düştüler.

Çocukları olmuştu. Saracak bez yoktu. Çarşafları yırttılar. Bir eli yağda bir eli balda doğup büyüyen delikanlı, eşinin hiç sızlanmadan dimdik duruşunu gördükçe, yeniden aşık oluyordu ama, kahrından alkole dadanmıştı. Çalışamaz hale geliyor, daha çok sefalete sürükleniyorlardı.

Hayatlarında eksilmeyen tek kavram, mutluluktu. Mutluydular...

İngiliz anne, adı gibi, hakikaten Nadide'ydi... O kör kuruşa muhtaç hallerinde bile, hastaneden atılmış iki çocuklu bir kadına evini açtı, sokakta dilenen bir nineye kendi yatağını verdi, aylarca baktı, yıkadı, pakladı, komşuların fısır fısır dedikodusuna aldırmadan, kaçak olarak yaşayan, dara düşmüş bir Fransız'ı sofrasına oturttu, çocuklarına kuru ekmeği paylaşmayı öğretti.
*
Bir gün... İngiltere Elçiliği'nden görevliler geldi, nasıl duydularsa duymuşlar, "Çocuklarını al, İngiltere'ye dön, eğitimlerini üstlenelim, sosyal güvencen olsun" dediler Nadide'ye...
Kapıdan kovdu! Eşim Türk, çocuklarım Türk, burada babalarının yanında yaşayacaklar, ben de onların yanında öleceğim, benim için hayatını feda eden eşimi, paraya değişmem dedi.

İki millet, iki devlet, iki din arasında perişan olmuşlardı ama, aşkları sapasağlamdı.
Üstelik... Cumhuriyet de sapasağlamdı. O dönemin Cumhuriyet'i, şimdiki gibi sadece parası olanlara değil, gariban ailelerin çocuklarına da fırsat eşitliği sağlıyor, okumaya niyetleri varsa, okutuyor, üniversiteyse üniversite, konservatuvarsa konservatuvar, yeteneğin önünü açıyordu.
*
Delikanlı, delikanlı gibi yaşadı, öldü. Nadide zatürreden vefat etti, hayatının en çetin günlerini yaşadığı İstanbul'da, kızının evinde...
​En çok kızına güvenir, en çok küçük oğlunu severdi.
Bu koca yürekli kadının küllerinden doğan kızı, YILDIZ, oğlu ise MÜŞFİK KENTER idi.

YORUM EKLE