Bu katliamın adı tecavüzdür!

Önce öyküsü…

Sarıkız; Kaz Dağı’nda yaşayan çok güzel bir kızdır.

Bütün erkekler onunla evlenmek ister.

Güzelliğini kıskananlar, Sarıkız'ın hakkında kötü yola düştü diye dedikodu yayarlar.

Küçük yerin mahkemesi büyük olur, denir ya!..

Babası baskılara dayanamaz ve çok sevdiği kızını öldürmek yerine götürüp Kaz Dağı’nın zirvesine bırakır.

Dağda bir başına kalan Sarıkız’ın yanına bir kaz gelir. Ona birkaç yumurta verir.

Yumurtalardan çıkan kaz yavruları zamanla büyür, Sarıkız’a yoldaşlık eder.

Kar ve tipiden gözün gözü görmediği bir gün, dağa tırmanan iki yabancı yolunu kaybeder.

Sarıkız ve kazları yardım edip onları kurtarırlar.

Bahar gelince yabancılar dağdan iner ve köylülere, dağda çok iyi kalpli, ermiş bir kız yaşadığını anlatır.

Sarıkız’ın babası da bu sözleri duyar.

Kızının hasretine dayanamayıp dağın tepesine tırmanır.

Baba çok susamıştır.

Sarıkız babasına avucundan su içirir.

Babası çok lezzetli bu suyu nereden bulduğunu sorar.

Sarıkız, elini uzatıp denizden aldığını söyler.

Denizin suyu tuzlu, Sarıkız’ın avucundaki su tatlıdır.

Baba da, kızının ermiş olduğuna inanır.

Bir zamanlar köylülere kanıp kızını dağın başına bıraktığı için çok pişmandır.

“Kızım, yüzüne bakacak yüzüm yok! Sen beni bekle, ben bir dolaşıp geleyim” der.

Baba görünmez olunca, dağın üzerine büyük, siyah bir bulut çöker.

Günler sonra babanın ölmüş bedenini, tepenin zirvesinde bulurlar.

***

Üzgün, şaşkın, kızgın, isyan ederek yazıyorum; şimdi bizler de Sarıkız’ın babası gibiyiz…

Bu güzel suların, ağaçların ve dağın mirasçıları olarak utanç içindeyiz!

Çünkü dünyanın oksijen kalitesi açısından en önemli ekosistemine, Kaz Dağı’na yönelik bir katliama yeterince tepki vermiyor, durdurulması için gereken çabayı göstermiyoruz.

Efendiler…

Altın aramak için, yüz binlerce ağacın kesildiği bu cennette, gözü doymaz bir vahşi sürüsü…

Kanadalı bir firma…

Eşsiz coğrafyamıza, Kaz Dağı’na resmen tecavüz ediyor, tecavüzzzz!..

***

Bu doğa katliamı belki ilk değil ama son olmak zorunda..

Topraklarımız; yayılmacı güçler ve yerli işbirlikçileri eliyle resmen yağmalanıyor.

Yıllardır hunharca yürütülen ‘ekolojik yıkım’ sürecini Kaz Dağları’nda yaşıyoruz.

Kaz Dağları, sadece ülkemizin değil, dünyanın en önemli doğa varlığı olarak kabul edilir.

Nitekim, bugün yaşadığımız olay; Kaz Dağları’ndaki orman katliamı, geleceğimizi de tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.

Oysa, Anayasamızın 56. maddesinde ‘herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir’ yazar.

Yani Anayasamız, Kaz Dağları’ndaki katliama karşı “Anayasal Hak” olarak, hepimizi göreve çağırmaktadır.

***

Hadi elin yabancısı uluslararası altın tekeli Alamos Gold’u anladım da, O’nun yerli işbirlikçisi ve taşeron şirketi Doğu Biga Madencilik’e ne oluyor?

Nasıl ülkesinin yok edilmesine ortaklık ve yataklık ediyor?

Kazdağlı’nda sayısının 200 bini geçtiği ifade edilen ağaç katliamına nasıl göz yumuyor, razı oluyor?

***

Kazdağları’nda siyanür ile çıkartılacak altın madeni hakkında da birkaç kelime etmeden duramayacağım.

Master tez konusu siyanürlü altın olan bir bilim adamının çalışmasını okuduğumda hayretler içinde kalmış; “buna nasıl izin verilir?” diye dertlenmiştim.

Siyanur aslında bir bileşik. C ve N elementlerinden oluşuyor. Uzaktan
bakıldığında karbonata benziyor. Deneyler için genelde toz şeklinde temin
ediliyor.

Bir şişenin içerisinde durduğu ve temas etmediği sürece kimseye zararı
yoktur. Ama temas ettiği zaman ppm (part per million) milyonda bir
seviyesindeki miktarlardan itibaren yaşamı tehdit etmeye başlar.

Çok hızlı şekilde etki ettiğinden dolayı çok çok şanslı iseniz çok az miktarda
aldıysanız (100 ppm ve daha az) ve tam teşekküllü bir eğitim araştırma
hastanesine yakınsanız ve bu alanda deneyimli bir ekibiniz varsa ellerinde
amil nitrit varsa (Antidot olarak kullanılır) hayatta kalma şansınız vardır.
Ama, eğer solunum yoluyla aldıysanız o kadar vaktiniz yoktur.

Acıbadem kokusunu burnunuz algıladığı an artık siyanür zehirlenmesine maruz kaldığınızı ya da kalmak üzere olduğunuzu bilin.

Yukarıda bahsettiğim kapsamda bir hastaneye ulaşmak ve müdahale için 8-10 dakikanız vardır.

Şöyle bir kötü özelliği vardır siyanürün. Merkezi sinir sistemini etkiler.
Bu nedenle zehirlenmeler çok yüksek oranda ölümle sonuçlanır
 
***

Peki Altınla-Siyanürü bir araya getiren şey nedir?
Altının en büyük özelliklerinden bir tanesi doğada bileşik yapmadan saf hale
yakın bulunmasıdır.

Filmlerde dere yataklarında ellerinde elekle altın arayanları hatırladınız değil mi?

İşte o abiler altının saf olarak dere yataklarında toprağın içindeki elle tutulabilen gözle görülebilen boyutlardaki halini ararlar. Altının büyük parçalı olmayan ufak tanecikli
hali ise altın yataklarının içerisinde milyonlarca ufak parça halinde geniş
arazide toprağın derinlemesine bulunur.

Şöyle düşünün tonla toprak var ve içinde küçük boyutlar/ağırlıklarda altın cevheri bulunuyor. Bunu tek tek elle bulabilmek imkansıza yakındır. Siyanür burada devreye girer.

Ne yazık ki şöyle bir özelliği vardır siyanürün. Siyanür tıpkı kesme şekerin sıcak
çayın içerisinde karıştırıldıkça kaybolması gibi içinde altın olan toprağı
siyanürlü su ile yıkadığınızda toprağın içindeki altını (basit dille söylüyorum) katı halden sıvı hale getirir ve çözeltinin içine alır.
Siyanürlü o çözelti çok yüksek oranda altın barındırır. Sonra o çözeltiye klor gazı verdiğinizde altın çözeltinin içinde katı halde çöker. Sonra kurutup külçe haline getirip piyasaya sürersiniz. Buraya kadar süper..

Ancak, esas sorun burada başlıyor.

Zira binlerce ton toprağı yıkayacak kadar çok elinizde siyanürlü suyun (çözeltinin) olması gerekir. 
Bunun için çoooook geniş ve çooook derin bir siyanür havuzunun olması lazım.
O nedenle altın madenine yakın bir yerde tıpkı şu an yakın çevremizdeki Bergama ve Çanakkale’de olduğu gibi doğanın anasını ağlatıp benden sonra tufan deyip geniş bir havuz kazarsınız.
Madenin ve hacminizin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte çapı 200-250 metre derinliği 60-70 metredir. Boğaz köprüsünün denizden 67 metre yüksekte bir futbol sahasının 105 metre olduğunu da unutmayın lütfen!..

Siyanürlü havuz mutlaka açık havada olmak zorundadır.

Zira bu zehiri yine doğa ana sayesinde bertaraf ederiz. Siyanürlü çözeltiyi
güneş ışınlarına maruz bıraktığınızda UV ışınları CN yi parçalar ve görece
daha az zararsız hale gelen bir çözeltiniz olur. 
Peki sorun ne?

Sorun şu… O kazdığınız havuzun altını o suyun yeraltına sızmaması için branda gibi (teknik tabir kullanmak istemedim) bir izolasyon malzemesi ile kaplarsınız. 
 O branda da toplu iğnenin ucu kadar dahi sızmanın olmaması gerekir. Hele ki
fay hattının hiç olmaması gerekir. Olur da  deprem olursa yandınız.

Bir de aşırı yağış ve sel gibi riskleri unutmayalım. O baraj taşmamalı. Zira esas tehlike o havuzun (Allah muhafaza) taşması-yıkılması veya asla farkedilemeyecek boyutta sızıntı ile (her gün sadece 200 litre sızsa) yer altı sularına bitkilere hayvanlara ve toprağa karışmasıdır.
Siyanür zehirlenmesi direk olmasa dahi farklı zehirlenme/ rahatsızlıklara
sebep olacağı ve ana etkenin siyanür olduğu ancak otopsi vb. durumlarda
ortaya çıkması mümkün olacağı için çevredeki insan-doğa hayatındaki farklı sebeplerden miş gibi görünen ölümler uzun süre fark edilmeyecektir.

Peki bu siyanürden başka yöntem var mı?

Var tabi ki; hem de bir’den fazla…

Ancak, siyanürlü sisteme göre hem daha maliyetli hem de süreç daha uzun!..

***

O ya da bu…

Herkes şunu kabul etmek zorunda, ne bir ne de 100 ne de 1000 ton altın bile bir insanın saçının telini geri getiremez.

Bir yemyeşil ağacın kesilmesine, doğanın bir metrekaresinin yok edilmesine de değmez.

***

Peki, siyanür havuzunun çökmesi-yıkılması-aşırı yağışlarla hasar görmesi
hiç yaşandı mı?

İnanmıyorsanız, canınızı izlediğinde çok yakacak arama kelimesi 'cyanide spill disaster'i tıklayın.

En son Romanya’da böyle bir felaket yaşandı. Siyanür havuzu hasargördü.

Çernobilden beri Avrupa da yaşanan en büyük ekolojik felaket olarak tarihe
geçti. 50 km çapındaki alandaki tüm doğal hayat sona erdi.

***

Altın, şüphesiz her alanda yadsınamayacak kadar çok kullanımı olan ve çok değerli bir maden.

Ancak, hayatı kolaylaştırıp anlamlandırırken başka hayatlara son vermemelidir.

Hele siyanürsüz alternatif üretim yöntemleri varsa!..

Son sözüm şu:

Kazdağları’ndaki doğa katliamı suçtur!..

Suç’un bir cezası vardır ve işleyen kim olursa olsun cezalandırılır.

Cezasız kalan suç toplumu yozlaştırır.

Tıpkı bugün Kazdağları’nda olduğu gibi…

Kaynak: Doç. Dr. Şafak Nakajima, Prof. K. J Kraljulien

YORUM EKLE