Borç Yönetimi: Yoklukta Varlık Yönetimi

BEN HABER GAZETESİ 54. SAYI
 
 
 
Strateji, mevcut durumun gidişatını değiştirmek için kullanılır. Mevcut durumda da bir gelişmeden söz edilebilir, su çatlağını bulur denir.  Ancak strateji varsa istenen ve beklenen, farklı bir durumdur. Gelişme daha iyi noktalarda bir hedef halindedir. Öyle bir şey olmalı ki “başkalarının 10 yılda kat ettiği süreci bizler bir yılda aşabilelim…” Bu ifadenin arkasında sınırları zorlamak vardır. Kaynakları başka türlü kullanmak; güce yön vermek vardır.
 
Ülkeler de elindeki imkanları hem daha iyi hem daha müreffeh bir ülke olma yolunda kullanmalıdır. Hazinelerin dolu olması değil, kullanılıp fayda üretmesi önem kazanmaktadır. Türkiye ekonomisi büyümek zorunda olan ve büyümesini de ihracata odaklanarak yapmak zorunda olan bir ülkedir. Bunun ekonomik yanı “bir şekilde olup giderken” siyasi ve ideolojik yanı ise halkına, bölgesine ve insanlığa “umut “teması ile ifade edilebilir. Bunun en bariz örneği mülteciler konusunda sergilenen ikiyüzlü tutumdur. Bugün kişi başına milli gelirde 50.000 dolar ve üzeri olan ülkelerin mülteci dramına karşı sergiledikleri tutum ile Anadolu insanının “insanlığı” ortadadır. Avusturya mülteci sayısı, nüfusun yüzde birini geçerse sorun yaşarız diye açıklama yapabilmektedir. Yunanistan’da kampların durumu ortada. Normal, insani ihtiyaçlar dahi sorun yaşanırken; eğitim ve sağlık başlı başına sorun.
 
Türkiye bugün, ekonomi yönetiminin mevcut anlayışının bir adım ötesine geçen bir atılım gerçekleştirmektedir. Kur – faiz ve enflasyon sarmalının bir adım ötesinde üretim imkanlarının sınırları zorlanmaktadır. Türkiye gibi sürekli döviz açığı veren ve yabancı sermaye çekmek zorunda olan ülkelerin, kolayca “açığa düşürülmesi” mümkündür.  Bir yanında uluslararası örgütler, öte yanda kredi derecelendirme kuruluşları ve para baronlarının “bilindik ajandası” işletilmek istenmektedir. Bunun için her türlü operasyon ekonomi, siyaset ve güvenlik mekanizmaları kullanılarak yürütülmektedir.  
 
 
 
EKONOMİ DOĞRU ADIMLARI BEKLİYOR
Ekonomide en büyük pazar haline gelen Borsa İstanbul’da bile 50 milyon TL gibi bir parayla manipülasyon yapılabilmektedir. Bu finansal derinliğin sınırı, teknik deyimle mali yeterliliğimiz bu kadardır. Bundan sonra yeni ve yerli önlemler ile bu sürecin iyileştirilmesi ve geliştirilmesi şarttır. Ekonomi doğru adımları beklemektedir. Bankacılık sistemi her ne kadar güçlü bir yapıya sahip olsa da yüksek faiz geliri elde eden kurumlar olarak ekonomi için üretimden vazgeçme riskini hep taşımaktadır. Faiz üretimle ters çalışır; faiz yükselirse müteşebbis, yatırım ve üretimden vazgeçer. Şu anda dünyanın en yüksek reel faizini veren ülkelerinden birisiyiz. Pek çok ülkede faiz %1 bile değildir, altındadır; Ama Türkiye %10’u çoktan devirmiştir. Bunun tek sebebi ekonomik değil elbette. Siyasi ve özellikle güvenlik sorunları için de ekstradan faizler ödenmektedir.  
 
Ekonomide bu yeni döneme uygun, bir kaldıraç etkisi oluşturması beklenen araç Türkiye Varlık Fonu olacaktır.  Yatırım yapılabilir ülke niteliğini kaybeden bir ülke ya çukura itelenir, ya da yeni imkanlar yeni fırsatlarla bulunduğu bu ortamdan silkinir ve kalkar. Üretimin kaynak tedariki sorunları vardır. Önümüzdeki dönemde kaynak tedarikinin yeni ve en önemli unsuru haline gelecek Türkiye Varlık Fonu önemli bir enstrümana dönüşecektir. 
 
TÜM ŞİRKETLER DENETLENECEK
TVF SPK ve dolayısıyla Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde faaliyet gösterecektir. Bağımsız denetim en önemli unsurudur. İdari anlamda başbakanlığın görevlendireceği 3 müfettiş ve sonuçta TBMM ve Plan Bütçe Komisyonu takibi olacaktır. Fonun sermaye piyasalarındaki dalgalanma ve istikrarsızlıkların engellenmesi için büyük altyapı projelerinin harekete geçirilmesine imkan verecektir. Her sene yıllık bağımsız denetim raporu ve Başbakan’a sunulan denetim raporu TBMM’ye sunulacak. Plan Bütçe komisyonu faaliyet raporlarını inceleyecek ve fondaki tüm şirketler teker teker denetlenecektir. 
 
Burada en bilinen eleştiri, satıp savrulacak hatta yabancılar el koyacak, çökecek ifadeleridir ki… Bunda haklılık payı bulunmamaktadır. Tarihte borcuna en sadık ülke varsa o da Türkiye Cumhuriyetidir. Rusya’dan, Brezilya hatta Arjantin’e kadar pek çok ülke morotoryum ilan ederken bizim ülkemiz 1854’te başlayan borç sürecini 100 yılda, 1954’te son kuruşuna kadar ödemiştir. 
YORUM EKLE