banner51

Ba'de Harabül Basra-Şam yolu

BEN HABER GAZETESİ 67. SAYI

 

Abbasilerin 762 yılında Bağdat’ı başkent olarak ilan etmesiyle şehir, 500 yıl boyunca bilim ve sanat merkezi olacaktır. Sonraki yıllarda, Abbasi hükümdarlarından Halife Me’mun, 832’de Bağdat’ta, Bilgelik Evi (Beytü’l-Hikme) adlı bir akademi kurar. Burada dönemin Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe eserleri Arapça’ya çevrilir. Böylece Antik Yunan’dan o güne en etkili felsefe ve bilim hareketi, Bağdat’ta başlamıştır. Halife eski bilimsel çalışmaları bulup getirsinler diye elçilerini uzak diyarlara gönderir. Bu kitap t’emini o kadar ileriye gitmiştir ki Halife Me’mun’un Bizansla olan savaşlarında ganimet olarak kitap istediği, esirleri geri vermek için fidye olarak kitap aldığı tarihi kayıtlarda yer almaktadır.

Tahmin edileceği gibi eserler Bizans’tan gelmektedir. O zamana kadar İslam ülkelerinde bulunmayan önemli eserler çevrilmek üzere akademiye getirtilmiştir. Bilgelik Evi’ndeki çevirmenlerin çoğu Hıristiyan kökenlidir. Buraya Bizans, İran ve Hindistan’dan akan bilgilerin Arapçaya çevrilmesi tam bir sektör haline gelmiştir. Bağdat’ta başlayan bu tercüme hareketi tarihte Bağdat’ı ilim sanat ve felsefe alanlarında önemli bir merkez haline getirir. Yaklaşık 500 yıl hüküm süren Abbasilerin o dönemleri de oldukça güçlü ve etkilidir.  

İslam dünyasının bilim adamlarının tıp, matematik, astronomi, kimya, edebiyat vb… hem doğa hem de beşeri bilimlere büyük katkılar yaptığı bu şeref dönemi, İslam medeniyetinin “Altın Çağı” olarak bilinir. Abbasi hâkimiyeti altında Bağdat, bir müzeler, hastaneler, kütüphaneler ve camiler şehri haline gelmiştir. Halife Me’mun diğer dinlere karşı açıklık ve hoşgörü ile yaklaşır. İmparatorluğun dört bir yanından gelen bilim insanları Bağdat’a akın etmeye başlar. Rivayet edilir ki, her gelen misafire yemek ve şarap ikram edilir. Gelenlerin meşrebine bakılmaksızın dinden matematiğe, astronomiden tıbba tartışmalar yapılır. Bu çevirilerin sonraki yüzyıllarda Endülüs üzerinden Avrupa’ya girmesiyle orada Avrupa aydınlanmasının ışığı yanacaktır.

Siyasî baskı altında ilmî faaliyetlerin gelişemeyeceği düşünülerek hiçbir siyasî baskı uygulanmıyordu. Buradaki özgürlük ortamına bakarak siyasî bir yönlendirme olmadığını da rahatlıkla anlayabiliriz. Herhangi bir mezhebî kaygı bulunmuyordu. Bu merkezde ilim ruhunun hakim olduğu, mutlak manada ilim, inanç ve fikir hürriyetinin bulunduğu, her şeyin akıl ve mantık ölçülerinde gerçekleştirildiği, orijinalliğin, yaratıcı düşünce ve araştırmacı zihniyetin ödüllendirildiği aktarılmaktadır.

Burada Arapların aleyhine bir düşünce geliştirilebiliyor, hatta genel kabul gören İslamî yorumlara aykırı olsa bile bu fikirler kısıtlanmıyordu. Bundan dolayı bu kuruma Hıristiyan, Nebatî, Yahudi, Süryanî, Sabî, Mecusî gibi değişik din ve kültürlerden insanlar akın ediyorlardı. Dünyanın farklı yerlerindeki değişik ilim dallarından bir çok bilim adamı bu özgürlüğü duyup buraya gelmişti. Burada görevlendirilenler için istenen kriter, siyasî ve dinî görüşlerinden çok ilmi yeterlilikti. Buradaki özgürlüğü ifade etmek için  gayrimüslim bir bilim adamı olan Thaumaturgos’un   şu sözlerini aktaralım. “Hiçbir konuyu incelememiz yasak değildi. Gizlenen saklanan bir şey yoktu. Her doktrin incelenebiliyordu. Bu konuda  tam bir güvenlik vardı. İlahî-Beşerî her şeyi araştırabiliyorduk”.  Bu güvenli özgürlük ortamı yüzlerce bilgini Bağdat’a çekti. Nesturîler, baskı altındaki Sabîler, sarp dağlara çekilen papazlar buraya gelmişti. Eğer, en ufak bir baskı olsa, bunlar burada toplanamazlardı.

9-13.yüzyıllar arasında yaşamış meşhur Müslüman bilim adamlarının çoğu akademik eğitimlerinin temellerini Bağdat’ta almıştır. Bilgelik Evi’nde, öğretmen ve öğrenciler, bilginin kalıcılığını sağlamak adına Antik Yunan el yazmalarını çevirmek için beraber çalıştılar. Aristo, Platon, Hipokrat, Öklid ve Pisagor gibi antik Yunan bilim adamlarının çalışmalarını incelediler. Bilgelik Evi Harezmi gibi zamanın en büyük matematikçisine de ev sahipliği yapmaktaydı. Avrupa, karanlık çağlarında ve çürümeye yüz tutmuşken, Bağdat da bir o kadar canlılığın ve çeşitliliğin kalbi konumundaydı. Bağdat, zamanında dünyanın en refah ve entelektüel şehri kabul ediliyordu. Konstantinopol’un (İstanbul) ardından da en büyük ikinci şehirdi.

Coğrafya böyle bir şey 500 yıl uzun bir zaman olsa da geçmiş. Abbasiler ilk olarak Şii- Sünni ayırımı ve kavgası, sonrasında doğal afetler nedeniyle yıprandı ve zayıfladı.

Bağdat Moğollar tarafından 1258 yılında işgal edildi, talana maruz kaldı, yağmalandı. Yine rivayet odur ki Dicle ve Fırat nehirleri binlerce bilim adamının akıtılan kanından dolayı kızıla bürünmüştür. (100 bin Bağdatlı kılıçtan geçirilmiştir.) Binalar yağmalanmış yıkılmış; Kütüphanelerin çoğu harap edilmiş, kitapların mürekkebinden Fırat ve Dicle nehirlerinin rengi değişti de denir. Sulama kanalları mahvedilmiş, tarihi miras yok edilmiştir. Moğolların Bağdat ve Basra'yı harap etmesinden sonra, “ba’de harabül Basra” bir olay olup bittikten sonra, iş işten geçtikten sonra anlamında kalıplaşmıştır.
Bağdat, Musul ve Basra hattından Şam’a haritalar yeniden çizilmiştir. Ekonominin pek de sevmediği, tasvip etmediği hareketli günlerden geçmekteyiz… Takipteyiz...

YORUM EKLE

banner47