Adanalı Aristokrat

Milan İtalya’nın en zengin ve en kibirli kenti.

Kulüp binasındaki herkes Hugo Boss mankeni tadında dolaşıyor.

Milan’ın o zamanki önemli isimlerinden biri, eski teknik direktörleri Fatih Terim için “Burası Milano, Terim basın toplantısına eşofmanla geliyordu; bu kabul edilemez” demişti.

Hocayı hepimiz biliyoruz.

Adanalı.

Kendine has bir duruşu var bunu biliyoruz ama pek de bilmediğimiz şey kendisini sürekli geliştirmesi…

Seçilmiş yöneticilerden çok daha vizyoner olduğun biliyorum en azından..

Her daim Galatasaray’a dair onlarca fikri ve hedefi vardır onun...

Ne mutlu ki kader onu yeniden Galatasaray’ın başına geçirdi.

Ne kadar değiştiğini, kendini ne kadar geliştirdiğini de her basın toplantısında gösteriyor.

Giyimi, kuşamı, duruşu, sözleri ve alçak gönüllü tavırlarıyla eskiden kendisine mesafeli yaklaşanların bile gönlünü kazanıyor.

Son derbi öncesi stratejik ve tarihi bir hamle yaptı ve bilerek, isteyerek, planlayarak ya da spontane bir şekilde idmanı gövde gösterisine çevirdi.

‘Ne var bunda bu kadar büyütülecek’ şeklinde yaklaşma ihtimallerini ortadan kaldırdı meselenin farkında olmayan yabancı oyuncu gurubunun..

Derbi öncesi idmanı hem basına hem taraftara açmak çok riskli bir karardı..

Stat tenha olabilirdi; son taktik idman rakibe koz verebilirdi.

Hepsini göze aldı.

Ve daha derbi başlamadan çok şey kazandı.

Statlar artık biri bizi gözetliyor evi gibi…

Passolig ile girilen, her adımı izlenen bir arena…

Taraftar takımına ulaşamıyor.

Meşale yakamıyor, istediği tezahüratı yapamıyor.

O yüzden endüstriyel futbola tepki var eski nesil taraftarda.

Arena’da, yaklaşık 30 bin taraftarla yapılan ve yasakların olmadığı idman bu açıdan çok önemli…
Kulüpler açısından da yeni bir gelir kapısı.

Başta yeni yapılacak Galatasaray Kemerburgaz Tesisleri olmak üzere tüm takımların idman sahaları en azından 10 bin kapasiteli bir stat olarak düzenlenmeli ve takım ile taraftarın daha sık buluşması sağlanmalı…

Çünkü yönetimler gelir geçer, geçmeyen tek şey taraftarlık ruhudur.

Bunu bizlere hatırlattığı ve kanıtladığı için bir kez daha teşekkürler Fatih Terim..

TABELAYA DEĞİL OYUNA AŞIĞIM BEN

Genel bir ‘taraftar ekosu’ çekmek istedim ve burada deniyorum..

Taraftar yani tribün ahalisinin çok büyük bir kısmı sahaya bakmaz, tabelaya bakar. Onun işi skorboardla ve bir hafta boyunca baş başa kalacağı puan cetveliyledir. Yaşamının bir bölümünü onu kullanarak kendisine sataşan rakip takımı tutan arkadaşıyla geçecektir.

Hayatla ilgili birçok sorunu bulunan bir tribün mensubu, takımının kazanması halinde her türlü sorununu hallettiğini düşünür. Halledilmeyip ertelendiğini ise görmezden gelir...

Takımı kaybettiğinde ise kayıp bir bavul gibidir havaalanında. Ya da boş bir yüzme havuzu sonbaharda…

Takımı birinci ise sorunu olmaz, kendisi başkalarına sorun olmakla meşguldür çünkü...

Takımı ikinciliğe düşmüşse birinci olanın kayırıldığını ve kendisine haksızlık yapıldığını düşünmek konusuna yoğunlaşır...

Üçüncülüğe düşerse birilerinin canının yanmasını ister kendisininkinden beter ve başlar birilerini istifaya çağırmaya…

Bu teknik adam olabilir...

Başkan ve yönetimi de olabilir…

Hatta bazı futbolcularının ıslıklanıp yuhalanmasına kadar vardırılabilir…

Eğer umudunu kesmişse ve puan cetvelindeki yerinden dolayı kendisine bulaşanların sayısı çoğaldıysa; o zaman tepkisini vurup kırmaya kadar götürür.

Kendisine İstanbul’daki stadını yasaklarsınız, o gider Antalya’da istifa ister; otobüs taşlar...

Arabalı vapurdan inen oyuncularının bulunduğu otobüsü ele geçirip oyuncularının kafasını kırmaya kadar vardırır işi…

Stat onu kesmiyorsa gider salonda abartılı tepkisini sunar...

‘Kurşun yarasıyla yıkılmayan bedenim, dil yarasıyla bitti sevdiğim...’ gibi bir cümleye sığınan oyuncusunu o hâlâ daha hırpalamaya devam edecektir...

‘Mağlubiyet son derece motive edicidir. Dibe vurduğunuzda en tepeden başka gidecek yeriniz kalmaz...’ diyen Çinli bilge adam; Sang H.Kim’in sunduğu düşünce biçimi ona çok ters gelir...

Günü yaşamayı sever...

Ona göre; oyuncu maç biter ve gider, oysa kendisi için bir sonraki haftaya kadar, mahallede, iş yerinde, komşusuyla, bir durakta hep yaşayacağı bir şeydir tabelanın sunduğu gerçek…

Puan cetvelindeki yeri hep önüne konacaktır onun...

O; bilgisinin sınırlı olduğunu idrak edemez ama fikrinin sınırsız olduğunu bilir ve cömertçe harcar düşüncelerini…

Onu gönderir bunu alır, hocayı atar, başkanı değiştirip ‘paralı başkan’ gelmesini ister; olmadığında da yıkar ortalığı…

Çünkü onun derdi; maç bittikten sonra yaşayacağı altı günle ilgilidir ve o başlamıştır artık…

Öğüt ganidir onda...

Taraftar, ‘koşu mesafesi’ veya ‘isabetli şut’ oranı ile ilgilenmez…

O; topun üç direğin arasından geçip geçmediğiyle ilgilidir...

Kat edilen kilometre sayısı onun işi değildir. Onun işi; tabelada bir fazla gol atıp atmadığıyla ilgilidir...

Çünkü o birinci olamamaktan hep utanır...

İkinci olmaktan gocunur...

Üçüncü olmaktan nefret eder...

Dördüncü ise yakar yıkar ve kırar döker...

Onun kral olduğu yerdir tribündeki bir koltuk ve orada zaman mekân kavramını yitirir...

YORUM EKLE